“An Inconvenient Truth”

An Inconvenient Truth

Oldum olası Al Gore dene herife kılım. Tipini beğenmiyorum. Dolandırıcı tipi var herifte. Saman altından su yürüten cinsten. “Başkanlık koltuğu için küresel ısınmayı kullanıyo” derdim hep. Geçenlerde çıkan özel jetinin olduğu ve pahalı restorantlarda soyu tükenmekte olan balıkları mideye indiriği haberleri, beni bu düşünceme iyice inandırmıştı. Çok yapmacık geliyodu herif. Zaten oyuncak ayıya da benzemiyo değil.Bu belgeseli izledikten sonra biraz olsun sevdim, bu herfiten olur dedim ama önyargılarını kıramayan biriyim, o yüzden yinede güvenmiyorum bu herife.


Beriki Oteki Kapa Kapa
farklı orman politikalarının sonucu

Bu “film” in belgesel tarafı çok iyi hazırlanış, gerçekten, emeği geçenleri burdan tebrik ediyorum. Fotoğraflar, resimler, grafikler herşeyi çok beğendim. Harbi harbi bir şeyler öğretiyor. Küresel ısınmayı ” e nolcak buzlar eriyecek, sular yükselecek, Hollanda sular altında kalacak masduahdasuda baane” den beri ibaret sana benim gibiler için bir bilgi kaynağı. Gazete veya internet sitelerinde bolca vardır ya; 15 yıl önceydi şimdi kurudu gibi 10 farkı bulmaca gibi resimler bu belgeselde bol bol kullanılmış. Yılın aynı zamanında aynı açıdan çekilmiş resimler arasındaki tek farkta olsa beni üzdü, içimi parçaladı. Ne kadar üzüldüysemde biliyorum ki bunları söyleyen yıllarca Amerika’nın ikinci adamlığını yapmış kişi. Yani bu illeti, çıkaran yücelten ve şimdide yok ederek “kahraman” olmaya çalışan illetin ikinci adamı, Al Gore. Al Gore demişken filmin öteki tarafı yani Al Gore tarafındada bahsedeyim;



Filme en fresh, çocukları ve torunları için hayatını değiştirip, dünyayı kurtarabilecek adam tadında izlemeye başlıyosunuz. Aslında ilk 10 dakikayı beğendiniz espriler, grafikler, güncel örnekler… oda ne ? Al Gore bey gençlik yıllarını anlatmaya başlıyor. “Üniversitede hocam söylediydi, bu günlerin geleceğini ama kimse inanmadı. Ona deli dendi ama ben inandım. Onun hatrına ben bu yola baş koydum a canım” naraları atlamaya. Bunları anlatırkende bol bol MacPro reklamı dayıyor. Colorado nehrini 15 yıl içindeki değişimini görmekteyiz, dırtt kim o? Baba Gore ” babamda çevreciydi benim, çiftliğinde hormonsuz domates yetiştirirdi. Biliyorum o yukarlarda bir yerde beni izliyor. Rest in Peace dad. ” kıvamında ere göre sığdıramayarak anlatıyor. Yine tablolar, grafikler falan işte 2050 de CO2 salımı iu kadar olacak derken o kim ? Ablası. Yıllar önce akciğer kanserinden vefat etmiş. Allah rahmet eylesinde, afferdersin bize ne? Küresel ısınmayı önleyecek bir formul bulmasına ramak kala mı öldü ?

Yani 80 dakikalık, görsellerle desteklenmiş, talk show tadında coğrafya dersi sandığım şeyin yarısı ” Vote Al Gore” tadındaymış. “Amerika’yı kurtarsa kurtarsa Al Gore kurtarır.” kokusu filmin her yerine sinmiş. Ha filmi beğendim evet, izlediğime pişman olmadım.

Filmin sonundaki n küresel ısınmaya karşı kişisel olarak yapmanız gerekenler, yazının devamında…

Tamamini oku…

Aylık Dergi Birikimim

Tam bir arşiv olmadığı için “birikim” dedim. Dedim ya bir şey alıp bi köşeye atıp 10 yıl sonra bakmayı, bir şeyler biriktirmeyi severim.Mart 2003 tarihinde takas amaçlı aldığım Level’a bağlandım kaldım. Aslında incelemesi yapılan oyunların hiçbirini oynayamıyordum, sonra Level’dan başka dergilerde aldım. Aldım da aldım, bir keresinde annem bunları atmaya kalktı, daha doğrusu atmış bütün Levelları, gittim çöpten çıkardım.

National Geographic Haziran 2005
National Geographic Şubat 2007
National Geographic Mayıs 2007
National Geographic Ekim 2008
Cnbc-e Şubat 2007
Cnbc-e Mart 2007
Cnbc-e Şubat 2008
Cnbc-e Mayıs 2008
Cnbc-e Ağustos 2008

CD oyun Eylül 2003
CD oyun Mayıs 2006
Slam Ocak 2007
Capital Temmuz 2008
Capital Ekim 2008
Forbes Haziran 2008
Bluejean Nisan 2007
Bluejean Ekim 2007
Bluejean Eylül 2008
Billboard Şubat 2007
Billboard Mart 2007
Billboard Nisan 2007
Billboard Mayıs 2007
Billboard Eylül 2007

Cnbc-e Business Mart 2008
Cnbc-e Business Temmuz 2007
Cnbc-e Business Ekim 2008
Cnbc-e Business Kasım 2008
G.T. Ocak 2007
G.T. Mart 2007

Beşiktaş Ağustos 2003
Beşiktaş Mayıs 2004
Beşiktaş Kasım 2004
Beşiktaş Ocak 2005
Beşiktaş Mart 2005
Beşiktaş Nisan 2005
Beşiktaş Temmuz 2005
Beşiktaş Ağustos 2005
Oyungezer Mayıs 2008
Level Mart 2003
Level Nisan 2003
Level Mayıs 2003
Level Haziran 2003
Level Ağustos 2003
Level Eylül 2003
Level Ekim 2003
Level Kasım 2003
Level Ocak 2004
Level Mart 2004
Level Temmuz 2004
Level Aralık 2004
Level Ekim 2005
Level Ağustos 2006
Level Kasım 2006
Level Ağustos 2006
Level Ocak 2007
Level Mart 2007
Chip Oyun Özel Mart 2003
Byte Kasım 2006
Byte Şubat 2008
Byte Mart 2008
Byte Nisan 2008
Byte Mayıs 2008
Byte Haziran 2008
Byte Ağustos 2008
Pc Tech Haziran 2006
Chip Şubat 2006
F1 Racing Ağustos 2006
F1 Raicing Mart 2007

Bilim ve Teknik Mayıs 2005
Bilim ve Teknik Haziran 2005
Bilim ve Teknik Mart 2007
Bilim ve Teknik Nisan 2007
Bilim ve Teknik Mayıs 2007
Bilim ve Teknik Ağustos 2007
Bilim ve Teknik Şubat 2008
Bilim ve Teknik Mart 2008
Rolling Stone Eylül 2008
Yüxexes Eylül 2008
Evo Kasım 2008

Vandalizmin sonu

Ergen bünye, yakma yıkma derdinde.

“Shoot Em Up”


Shoot Em Up

En baştan belirteyim, filmde aksiyondan başka hiç bir şey yok. Yani bir konu ve mantık yok. Oyunculukan bişey anlamam o yüzden ona bir şey diyemem ama gerçekten aksiyondan başka hiiiççç bişey yok. Kim kimin nesi, onun filme işine, kim için çalışyor neden öldü derken film bitiyor. Ama mükemmel ve kesintisiz vurdu kırdı, dıkşın dıkşın , tatatatdada var. Kurtlar Vadisi çatışma sahnelerix3 diyebiliriz. Ama arada komik sahnelerde yok değil. Mesela eleman kötü adamlardan kaçarken verdiği mesaj ve aldığı cevap güzel düşünülmüş.

Beriki Oteki Kapa Kapa
daha sonra

“Eleman” dedik adamdan bahsetmedik. Bu adam havuç manyağı piskopat bir herif, ona bir monica belluci ve bir de metalci velet eşlik ediyor. Dediğim gibi filmde mantıklı tek hareket yok. Fizik kuralları alt üst edilmiş filmde, filmdeki tüm hareketleri toplasan Mythbusters a 2 sezon program çıkar. (Havuçla kafatası delmek, parmakarasına kurşun dizip eli silah olarak kullanmak haricinde bir sahne varki tam anlatmam mümkün değil. Ama biraz betimleme yeteneğimi kullanayım, son sürat kafa kafaya çarpan bir bmw birde miniwan düşünün, bmw nin başındaki havuç sever, arabalar çarptığı anda fırlayıp öndeki minivanın arka kısmına çüp diye düşsün, içerdeki herkesi öldürsün, burnu dahi kanamasın.) Sonuç olarak filmi izlediğime pişman olmadım, hatta memnun oldum. Aksiyonun dibine vurulmuş 80 dakika, hamdi beye teşekkür ediyorum, Varım!



Çılgın bi’ dans

Adı Kayseri Crazy Dance (: ama ne kıreyzi, müzikle tam uyumlu.

Youtube açılmış sonunda

null

Bilmiyorum nasıl oluyor ama hiçbir sitede (ntv,milliyet,internet haber gibi) YouTube açıldı haberi olmamasına rağmen, 2 aydır open dns ile dahi giremediğim YouTube’a girebiliyorum.null Görmeyeli YouTube anasayfası baya değişmiş acayip bişey olmuş, eskisine alışmıştım ( videos watching right now a bile zor alışmıştım) yenisine alışmam zaman alacak. Mailime videolara yorum yapıldığı hakkında mail geliyordu 2 aydır ama ben sırf üşengeçliğimden vtunnel kullanmyordum, iyi oldu bu iyi. Eski bir dostla tekrar karşılaşmak gibi.

Metallica dinleyen laik ateistler, sevgili hırsızım ve sabahlarım güpgüzel…

Yazı 3 Ağustos’ a ait. Malum Metallica konseri sırasında Güngören patlaması olmuş, konser etkilenmemişti. Ki etkilenmesi imkansızdı, neyse adının terside anlamlı olan bir gazetede bir köşe yazarı her zaman ki gibi mükemmel tanımlama ve örneklere yer vermiş. ONUR CAYMAZ’da oan cevap niteliğinde bir yazı yazmış. çok ta güzel olmuş (:

27 Temmuz 2008 Pazar günü, teyzemin kızı, ben ve Aslı küçücük bir kaçamak yaptık. Sakarya taraflarına. İstanbul”a geç vakit döndük. Acıkmışız. İstinye civarında o saatlerde açık bulabildiğimiz bir lokantaya attık kendimizi. Çorba içiyorduk. İçinde kokorecin de, Adana kebabının da; işkembe çorbasının da, midye dolmanın da; çiğ köftenin de, kumpirin de bulunduğu ama hiçbirinin doğru dürüst kotarılamadığı ucuzcu dükkânlardan birindeyiz. Şu son zamanlarda neci olduğu tam olarak belli olmayan bu dükkânlar çok moda.. Kebapçı mı, midyeci mi, çorbacı mı? Hangisi, bilemiyoruz.

Pazar gecelerini oldum olası sevmemişimdir. Yalnızlık, ıssızlık kol gezer ortalıkta. Fakat bu akşam sanki daha da boş her yer. Aslı içimi dinlermiş gibi, Metallica’nın konseri vardı bu akşam, diyor; ondan herhalde, her yer bomboş. Süzme mercimek çorbası adı altındaki patates çorbasını içmeye çabalıyoruz. Televizyon açık. Hangi program? Bir pazar gecesi klasiği olarak İbo Show tabii. Tatlıses, her zamanki ağlak haliyle bir doğalgaz patlamasında ölen insanlardan bahsediyor.

Eve dönüş yolunda takside tipik aydın mızmızlanması: “Bu ülkede hayat gitgide ucuzladı arkadaş!” Bakkaldan gazoz alırken, ortalığın nasıl da karıştığını son dakika haberlerinden öğreniyoruz. Bir suikast söz konusu, doğalgaz falan değil. Tam da reyting, tam da canlı yayın, tam da reklam saati görüyor musun bak! Yine de oynayan oynayana. Televizyonlarımızdaki son dönem oynama sendromu ayrı bir yazı, hatta ayrı bir sosyolojik tez konusu artık. Geçelim.

Kanallar arasında gezerken Roman Star”a rastlıyorum. Yarışmanın “hoca”larından Adnan Şenses büyük Atatürk”ün “hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım” dediğini (!) hatırlatmakta izlemecilere. Doğru söze ne denir?

Sabahları severim. Gazete okumak da bu sevincin bir parçasıydı bir zamanlar. Oysa nicedir bayinin önünden geçmeye bile korkuyorum. Fakat korkunun ecele faydası yok. Daha sıkı takipteyim. Bakalım bizim komşu da Ergenekon”cu çıkacak mı?

Bir çok köşe yazarını da izliyorum. Böyle zamanlarda kimin ne düşündüğü yön tayini için önemlidir. Ufuk ayarı için. Üstelik memlekette herkesin köşesi var biliyorsunuz. Adının tersi de anlamlı olan bir gazetede Ali Bulaç diye bir yazar var. 30 Temmuz 2008 tarihli yazısında, söz konusu patlama sırasında Ali Sami Yen stadındaki kırk bin kişiyi hedef göstermiş. Halkın duygularına tercüman bir gazete vardı. O da seksenli yıllarda bu hedef gösterme bahsinde çok can yakmıştır. Bakın ne diyor:

“İstanbul”un göbeğinde, Ali Sami Yen”de Metallica adlı müzik grubu bir konser verdi. Türkiye”nin her tarafından 40 bin kişi toplanmıştı. Programın başlamasından 15 dakika önce, konserin verildiği yerden birkaç km ötede, yani Güngören”de cesetler parçalandı; kol bacak havaya uçuştu.”

Evet uçuştu. Ya sonra ne oldu? Buradaki insanların her biri konser sırasında haber bültenlerini dinliyordu değil mi? Üstelik o konserin belki de yarısına kadar bu patlama bir doğalgaz kazası olarak geçti medyada. Canlı şahidiyim.

“Bu laik, ateist, agnostik, aczmendi müsveddelerinin de umurunda olmadı. Transa geçmiş vaziyette kafalarını sallamaya devam ettiler; tepindiler; kendilerine özgü ritüelleriyle satanizmden ödünç tapınmalar yaptılar.”

Dert galiba üzüm yemek değil, sorun bağcıyla. Sonunda laik kelimesi de literatüre küfür diye girdi. Hayırlara vesile olsun. Hem aczmendi hem laik üstelik. Tam midyeyle çiğköfte bir arada. Adana ile işkembe.

Üstelik bu müsveddeler, yazarımızın deyimiyle tapınma yapıyorlarmış. Bak şimdi! Bulaç gibi iki üniversite bitirince sözcükler de böyle bulamaç oluyor demek. Satanizmden ödünçmüş üstelik bu yapılan tapınmalar. O konserin başında bu kırk bin kişi şöyle haykırdı oysa: “Korkma ondan bundan / ne ölümden ne hayattan / bu dünyada gördüklerinin / hepsi bir hepsi haktan…”

Aşık Dertli”yi bilir mi acaba Bulaç: “Telli sazdır bunun adı / Ne ayet dinler ne kadı / Bunu çalan anlar kendi / Şeytan bunun neresinde // Apdest alsan aldın demez / Namaz kılsan kıldın demez / Müftü gibi haram yemez / Şeytan bunun neresinde”

Yazarımız, o okumuş, “aydın” haliyle 2008 yılından satanist diye seslenedursun; 1772″li Aşık Dertli, şeytan bunun neresinde, diye soruyor ona. Bu da bizim Anadolu işte! Fakat kin devam ediyor:

“İçtiler, bağırdılar,”

O saatlerde kendileri ne yapıyordu acaba? Devam:”gürültüyü bastıran gürültü cinsinden müzikleriyle

Bu tebrik edilesi cümle de yazarımızdan. Yorumunu uzmanı yapsın. Fakat daha da kötüsü şimdi geliyor. Buradaki kötülüğün Türkçe”yle ilgisi yok. Burada resmen bölücülük var, parçalamak için yazılmış bu satırlar. Kullandığı kelimelerin eskiliğine bakmayın, o tamamen kimliğe yönelik bir seçim. Konu eskilikse keşke Dertli kadar eski ama “aydın” olabilse:

“İstanbul semalarından arşa yükselen çığlıkları, bedenleri parçalanan masum insanların feryatlarını bastırmaya çalıştılar.”

Neden? Neden böyle bir şey yapmaya çalışsın oradaki insanlar, bunu anlamadım. O kırk bin kişi, orada ölen ve yaralanan zavallı insanlarımızın çığlığını neden bastırmaya çalışsın. Sözün bittiği yer, diyor yazar. O söz Maraş”ta da bitti, Çorum”da da bitti o söz…

O söz 12 Eylül”de de bitti, Sivas”ta da bitti, 1 Mayıs 1977″de bitti, 1 Mayıs 2008″de bitti, boşaltılan, yakılan köylerde de bitti, rüzgârımızı, suyumuzu satanlar varken bitti, gencecik çocuklar ölürken bitti; o zaman ne yapıyordu? Nerdeydi? Neden onları yazmaz hiç?

Sevgili dostum Eray ne de güzel soruyor: “Anadolu”nun herhangi bir yerinde, yarın öbür gün, cuma namazından çıkan bir grup, uzun saçlı gençlerin oturduğu bir kafeyi bassa, bir birahaneye saldırsa yazarımız bundan sorumlu olmadığını söyleyebilecek mi?”

Ancak kustuktan sonra mı rahat uyuyanlardandır Ali Bulaç ?

ONUR CAYMAZ

Hayat Hikayem

null Hayat Hikayem Vehbi Koç

1 Ağustos’ta Tansaş a gittim. Gözlerim Byte ararken “Vehbi Koç’un kitabı” gibi bişeyler gördüm, baktım ki Capital harbi harbi veriyor kitabı, yalan değil yani, neyse Byte bulamamanın üzüntü üstüne 10 ytl lik kitabı 6 ytl ye kapatma sevinci eklenince suratımdaki abuk ifadeyle kasaya yöneldim. Gittim eve 1 haftada bitirdim kitabı, bembeyaz sayfalara büyük büyük basmışlar.

Kitabın anlatılacak yanı yok (: Hayatını anlatmış işte. Ama kitabta dönemin Ankarası ve halkı çok güzel anlatılmış. Kitabın anlatılacak bir yanı yok dedim bari kitaptan alıntı yapayım;

Çocukluğumun geçtiği Ankara’da hiç otomobil yoktu. Hiç unutmam Ankara’ya ilk otomobili Arslangüller adında bir Katolik tüccar getirdi. Bütün Ankara Taşhan’ın önünde toplandı. Otomobil istasyona insan taşımaya başladığı zaman herkes saşkınlıkla bakıyordu. Adına “ gavur arabası” dediler.

Ankara’nın önemli insanları Resmi Erkan’dı.Şehirde vali, belediye reisi, defterdar, müftü, nüfus başkatibi çok büyük kişilerdi. Vali, Vilayet’ten çıkıp çarşıyadan egçerken, herkes işini gücünü bırakıp, “ Vali Paşa gidiyor.” diye selamlardı. Bugün bu tören, devlet ve hükümet başkanlarına bile yapılmaz oldu.

Halka gelince, Ankara halkının çoğu Müslüman Türklerdi. Bir de Hıristiyanlar ve Museviler vardı.Hıristiyanlar çalışırlar, kazanırlardı. İyi yer, içer, eğlenirler, iyi giyinir, güzel evlerde otururlardı. Pazarları hafta tatili yaparlardı. Hıristiyanalr askere alınmaz, bedel öderlerdi. Askere gitmediklerinden daha rahatça iş yapma, dükkan açma olanağı bulurlardı.

Türk’ün ise tükenmek bilmeyen bir görevi vardı; Kur’a, ihtiyat, redif denilen, sonu gelmeyen askerlik hizmeti ve bu hizmet sırasında açlıktan, sefaletten veya düşmanla çarpışırken ölmek. İşte Ankara’nın hali bu, Türkiye’nin hali buydu.

Evlerde namaz kılınırken odadaki resimlerin üstünün örtüldüğü veya resim olmayan başka bir adada namaz kılındığını biliyordum. Ama bir resim vardı, o hiç açılmazdı. O da Padişah’ın resmiydi. Peygamber’in vekili olarak padişah kutsaldı; resmi de öyle sayılırdı. O resim kolay kolay herkese gösterilmezdi.

Meşrutiyet’in ilanı

Çocukluğumda en unutamadığım olaylardan biri “ Hürriyet”in ilanıydı. 1908 Temmuz’unda İkinci Meşrutiyet’in ilanına halk arasında böyle denilirdi. Yedi yaşındaydım, hayal meyal hatırlıyorum. “Hürriyet ilan edildi” dediler. Bir hafta şenlik yapıldı. Hükümet meydanında efeler oynadı. Herkes içti içti, “Hürriyet ilan edildi, kimse bir şey yapılamaz” diye silahlar atıldı. İnsanlar birbirini yaradılar. O günlerde insanların kafasına yasa ve düzen anlayışı yerleşmemişti. Herkes dilediği gibi asıp kesebilir sanılırdı. Zaman geçtikçe hürriyetin ne demek olduğu anlaşıldı.

Amerika’da neler dikkatimi çekti?

Amerika’ya ilk gidişte insan yine de bir alüst oluyor: O yıllarda Türkiye’deki binalar en çok dört-beş katlıydı. Amerika’da ilk kaldığım otelde ise odam 17. kattaydı, aşağı baktığım zaman başım dönmüştü. 102 katlı Empire State binasına çıktığım zaman kulaklarımın tıkanması, asansörlerin hızı, mağazalardaki canlılık, gece caddelerden geçen otomobillerin ışığı, New York şehrinin çeşitli bölgelerini birbirine bağlıyan köprüler, yemekler, kalitesi aynı olup servis dolayısıyla farklı fiyatlar, ne ararsanız bulunan mağazalar, insanların caddelerde hızlı yürümesi , New York’tan Niagara’ya giderken 700 küsür kilometrede 500 benzin istasyonunun bulunması, yolların düzgünlüğü ve mükemmelliği, otomobil fabrikalarında araba yapımındaki hız, kısaca birçok şey bir araya toplandığı zaman Amerika’nın ne kadar büyük bir ülke olduğu derhal anlaşılıyordu.

Dönemin Hac Yolculuğu

1906 Ya da 1907 yılında babam Hacca çıktı. Hacca giden harcayacağı parayı altın olarak bu amaçla hazırlanmış kemere dizer, kemeri beline bağlarmış. Böylece herkes kesesine göre yük taşırmış, bir altın 7 gram geldiğine göre 800 altınla hacca çkan babam böylece 5 kilo 600 gram yük taşırmış, tabii bu yük dönene kadar yavaş yavaş azalmış.

Babamın Hacca gidip gelmesi dokuz ay sürmüş. Önce Ankara’dan İzmir’e trenle, ordan vapurla Beyrut’a gitmiş. Beyrut’a gitmiş. Beyrut’tan sonra Şam, Halep ve Kudüs yoluyla Cidde’ye varmış, oradan Medine’ye deve sırtında 12 günde ulaşmış. Bu yolculuktaki pislik anlatılır gibi değilmiş. Gece konaklandığı zaman deveciler ateş yakıp gömleklerini ateşe tutar, bitlerini dökerlermiş, Gene de Hac yolculuklarında bu devecilerin pişirdiği yemeği yerlermiş. Bu akıl almaz sıkıntılara, hacılar iman gücüyle dayanırmış.

İstemediğin kadar font

3 yıldır zaman zaman tamamen silinen font arşivimi tekrar -daha sağlam olarak- topladığım tek site. Font ile ilgili başka bir siteye ihtiyacınız yok. Özellikle top 100 de çok kaliteli fontlar var. Üstelik hepsi ücretsiz (:

“You Don’t Mess With Zohan”

null

Filmde bir İsrail komandosu, başka bir deyişle kalifiye bir mossad ajanını canlandıran Zohan (Adam Sandler) aksanı ve enterasan saç tarzıyla karikatürize edilmiş bir kahramana hayat veriyor. Kurşunların havada uçuştuğu bir İsrail askeri, komando eğitimi almış, her türlü silahı kullanacak yetkinlikte, yükseklerden atlayıp sıçrayacak kadar da hünerli.Operasyondan operasyona koşturan kahramanımız günün birinde asıl isteğinin saç kesmek olduğunun farkına varıyor ve kendini ölmüş gibi gösterip, soluğu New York’ta alıyor. Saç stilisti olarak kendine müşteri bulmakta zorlanmıyor ama sorunlar da peşini bırakmıyor.

Şimdi, Zohan bir ” anti terörist” falan değil, bir “Yahudi Süpermen” hatta Superman den bile “süper”, inanılmaz bir insan bu Zohan. İnanılmazlıkları arasında götle balık tutmak, pişirmek, 5 kişiye tek, öküze karşı tek halat çekme yaraşı kazanmak var. Ancak Zohan ne kadar süper bir yahudi olsada, tek hayali New ork’ta ünlü bir kuaför olmak. Canına tak ettiği anda ise tası tarağı toplayıp ( herkesi öldüğüne inandırarak) New York’a gidiyor. ( New York maceralarına geçmeden belirteyim, bu Zohan’ın “Phantom” denen bir filistinli bir düşmanı var var. İşte Zohan’ı öldürdüğünü sanan garip bu kişi.

Neyse bizim Jewish Superman, kargo servisi ile New York’a gittiğinde , Ortadoğu’nunverdiği gazla, şehrin en büyük güzellik salonuna giriyor, orda bununla iyi bi’ dalga geçip gönderiyorlar. Pes etmiyor tabii, New York’taki tanıdıkların tavsite ettiği bir kuaförde iş buluyor. Çekiciliği ve hareketleriyle müşteri memnuniyetini sağlıyor. Özellikle 70 ve üstü bayanlar dükkanın önünde Zohan için sabahtan sıraya giriyor. ( Bu sahneyi görünce bizdeki teknoloji mağazalarının açılış günü gözümün önüne geldi, neden bilmiyorum :)

Yani konu “genel” olarak bundan ibaret. Aslında filmdeki bütün karekterler aksanlı konuşmasa buraya kadar dahi izlemezdim ancak adam aksanlı konuştukça izleyesim geldi neden bilmiyorum.Aslında izlediğimde iyi olmuş çünkü burdan sonra filmin tek süprizi geliyor. “Mariah Carey” imitasyon falan değil sahici kendi. Filme neden nerden girdi belli değil. Zaten önemlide değil 10 dakikalık sahnede “buy my new album” diyerek geziniyo ortalıkta.

Filmin sonunda ise sosyal mesaj vermek unutulmamış.Filistin-İsrail arasındaki ilişkilere dair, bol bol yorum ve gönderme var.”Göt göte yaşıyoruz neden savaşıyoruz, babamda savaşıyordu bende bu işten sıkıldım” gibisinden bol bol replik konmuş.Bomboş geçireceğiniz 108 dakikanız varsa, ayda götüyle balık tutan adama gülüyorsanız bu filmi izleyin.

Sade Yaşa Mutlu Ol!

Sade Yaşa Mutlu Ol! Veli Sırım

Kitlesel üretim, Batı kaynaklı bir gelişme. Ama kitlesel tüketim tüm dünyayı ilgilendiriyor. Çünkü insanlık, özellikle son yarım yüzyıl içinde “Hedef Kitle” olarak görüldü ihtiyacının çok çok üzerinde tüketime yönlendirildi.
Medya organlarında boy gösteren renkli ve şatafatlı reklamlar, geniş kitlelere örnek gösterilen yapay şöhretler, tüm insanlığı aynı noktada, “Tüketim” eksenli bir yaşam tarzında birleştirdi.
Zaman içinde tüketim ortak bir kültür, bir anlayış, hattâ bir bağımlılık haline geldi. İnsanlar ihtiyaçları olsa da olmasa da, sürekli bir şeyler almayı, her fırsatta bir şeyler tüketmeyi bir zorunluluk olarak görmeye, hissetmeye başladılar. Çünkü tüketim, “Mutluluk!” kılıfına sarılarak sunulmuştu. Ve tüm insanlık “gerçek mutluluğa ulaşma” adı altında kitlesel bir yarışa sokuldu.
Bu yarışta tek kural vardı: “Ne kadar tüketirsen, o kadar mutlu olursun!”
Peşinde koştuğumuz mutluluk, ne gariptir ki bizden hep kaçıyor. Tam “Yakaladık!” derken, elimizden kaçıveriyor. Bu kez dışarıdan bize “Daha hızlı ve daha hırslı tüket!” komutu geliyor. Biz farkında olmadan bu emre amade oluyoruz ama mutluluk yine bir hayalden ibaret oluyor..
Elinizdeki bu kitap, kendimizi tüketmemeyi, hızlandırdığımız hayatımızı yavaşlatmayı, mutluluk adına elimize tutuşturulan tüm fazlalıklardan kurtulmayı ve peşinden ısrarla koşup ta yakalayamadığımız mutluluğu yakalamayı öneriyor.
Gerçek Mutluluk sadelikte.. Hayatı hızlı değil, hazlı; insanca ve insana yakışır bir tarzla yaşamakta…

Kitabı 3 günde bitirdim. Son derece akıcı. Zaten güncel sorunlardan bahsedildiği için insanı sıktığı söylenemez. Ama sıkıldığım yerlerde oldu, mesela sade yaşam sayfaları, son derece sıkıcı geldi nedense. Neyse öncelikle kitapta “tüketim sorunu” anlatılmış , indirim tuzakları, gençlere “idol” tuzakları, rakam tuzakları, kapıdan satış tuzakları, yaşam alanı tuzakları, marka tuzakları gibi konularda enine boyuna , ayrıca bunlardan korunma yollarıda anlatılmış. Kitapta “Sade Yaşam” nedir?” “Dünya genelinde sade yaşam arayışları” ( D.I.Y, SAG, Food Buying Club, Why Shop?, Enough! ) ve son olarakta Türkiye’den sade hayat örneklerine de yer verilmiş

Media Player filmleri açmıyorsa…

K-Lite Codec Pack kurun. Bir şeyi kalmaz . 18 mb. lık dosyayı kurduktan sonra pc ye bir res atın. Sonrasında istediğiniz filmi izleyin. .mkv dahil

The Big Bang Theory

The Big Bang Theory

Şimdi, dizi görünüdğü gibi birkaç “nerd” ve sarışın aptal kızın cinsellik etrafında dönen muhabeti değil. Hatta hiç değil. Hatta hatta How i met your mother daha komik. Dizi bu sezon CNBC-e de gösterilecek. İlk sezon 17 bölüm.

null

wolowitz-leonard-penny-sheldon-rajesh

Leonard Hofstadter: Penny denen hatuna ilk görüşte aşık olmuş bahtsız genç. Nerd’lükte diğlerinden eksiği olmasada “dış dünya” ya daha uyumlu bir tip. Penny için “Our babies will be smart and beautiful” diyebilen şahsiyet

Sheldon Ross: Diziyi alıp götüren tek insan. O ki daha 12 yaşındayken üniversitede okuyan süperzeka. Adamımız süper zeka olmasına karşın bir o kadar kırılgan,sinir bozucu ve iletişim sorunu çeken biri. çık açık göstermesede “en zekiniz benim ulan, hatta dünyadaki en zeki insanım, hatta hatta tek zeki insan benim dağılın ulan” tadında takıldığı belli oluyor. İlk bölümlerde geri planda olsada sonraki bölümleri resmen “ele geçiriyor”. Dizideki herkese zaman zaman da olsa ayar versede, penny ye verdiği ayarlar yarıyor.

Howard Wolowitz: Ukala nerd. Birkaç dil biliyor ancak aradığını bulamamış, yahudi ve annesiyle yaşıyor(yada annesi onla yaşıyor (:

Rajesh Koothrappali: Dizinin Hintlisi. Arada cok bomba espriler yapiyor, ama bunlari görmek için penny’nin olmadiği sahneleri beklemek zorundasiniz , zira arkadaş hatunlarin yanında kilitleniyor ve konuşamiyor.

Atatürk olmasa bugün Hazreti Muhammed’in mezarı da olmayacaktı.

null 09.08.2008 tarihli Vatan Gazetesinde Can Ataklı’nın yazısını aynen yazıyorum. ( copy paste evet)

Pazartesi akşamı Avrasya Televizyonu’nda Lale Şıvgın’ın sunduğu “Beyin Fırtınası” programına katılmıştım biliyorsunuz. Programın diğer konukları Nevzat Yalçıntaş ile Erol Manisalı idi.

Nevzat Yalçıntaş program sırasında Atatürk’le ilgili küçük bir anekdota yer vererek “Suudiler 1926 yılında sınırları içinde tüm mezarlıkları yıkıyorlardı. Atatürk sıranın Hazreti Muhammed’in kabrine geldiğini öğrenince bir telgraf çekerek, ‘Eğer bir tek taşına bile dokunursanız ordumu aşağı gönderirim’ demişti. Bunun üzerine Suudiler Hazreti Muhammed’in kabrine dokunamamıştı. Ama bu telgraf yok edildi” dedi.

Programın ana konusu kapatma davası olduğu için bu konu fazla uzun sürmedi. Programdan sonra Lale Şıvgın, yayının yapıldığı Doğatepe tesislerinde bizlere birer çorba ikram etti. Bundan yararlanarak Yalçıntaş’a “Hocam programda anlattığınız olayın ayrıntılarını söyleyebilir misiniz?” diye sordum.

1981 yılında 12 Eylül askeri yönetimi Atatürk’ün 100. doğum yılı nedeniyle kapsamlı bir program hazırlamış. Prof. Yalçıntaş o dönemde İlim Kurulu’nun başına getirilmiş. Amaç Atatürk’le ilgili çeşitli kaynaklardan arşiv araştırması yapmak ve “bilinmeyen Atatürk’ü” ortaya çıkarmakmış.

Yalçıntaş, “Dışişlerinde Münir Bey vardı. (Soyadını hatırlayamadı) İyi bir araştırmacı ve arşivciydi. Ona Dışişleri Bakanlığı arşivlerinin araştırılması görevi verilmişti” diyerek anlatmaya başladı.

Sonra da sürdürdü: “Bir gün Münir Bey aradı. Çok ilginç bir belge bulduğunu, bunu getirip göstermesi gerektiğini söyledi. O sırada benim çalıştığım başbakanlık binası ile dışişleri binası aynı yerde. Hemen atlayıp geldi. Çok heyecanlıydı.”

Prof. Yalçıntaş, Münir Bey’in gösterdiği belgeye baktığında çok şaşırdığını belirterek şöyle devam etti: “Belge bir telgraf metniydi. Henüz yeni kurulan Suudi devletinin kralına gönderilmişti. Telgrafta ‘Hazreti Muhammed’in mezarının yıkılacağını derin üzüntü içinde öğrendim. Bu kutsal emanete asla dokunamazsınız. Bir tek taşının bile zarar gördüğünü duyarsam orduyu aşağıya gönderirim’ anlamına gelen cümleler vardı.”

Yalçıntaş, burada Hazreti Muhammed’in mezarı ile ilgili kısa bir detay anlattı. İngiliz işgali sırasında komutan olan Fahrettin Paşa’nın kabri terk etmemek için uzun süre direndiğini, aç kaldıklarını bu nedenle çekirge yiyerek beslendiklerini, sonunda İngilizler’in hiçbir şekilde dokunmamaları kaydıyla Hazreti Muhammed’in mezarını terk ettiklerini ancak kutsal emanetleri de yanlarına aldıklarını söyledi.

Şimdi gelelim belgenin bulunmasından sonraki gelişmelere, çünkü vahim ve ilginç olan bu: Nevzat Yalçıntaş’ın anlattığına göre Münir Bey belgeyi önce bir üst amirine götürüyor. Belge oradan daha yukarı taşınıyor. Sonunda müsteşara oradan da Bakan İlter Türkmen’e geliyor. Tabii Evren Başkanlığı’ndaki Milli Güvenlik Konseyi’nin de haberi oluyor.

Sorun şu: Bu belge ne yapılacak? Dönemin Atatürkçü komutanları ve onların emrindeki bürokrasi bu belgenin açıklanmasını istemiyor. Ancak belge de ortaya çıkmış bir kere. Sonunda o dönemde yazılan ve şimdi kitapçılarda tek nüshası bile kalmayan bir Atatürk kitabının içine, hiçbir anons yapılmadan konuyor.

Kısacası konu adeta kapatılıyor, sadece o tuğla gibi kalın kitabı sonuna kadar okuyanların dikkatini çekecek biçimde “zevahiri kurtarmak” adına konuyor.

Peki bu belge şimdi nerede? Kimin koruması altında? Bu da bilinmiyor. Bilinen tek şey, Atatürk’ün İslam aleminin peygamberi Hazreti Muhammed’in mezarının ortadan kaldırılmasını önlemesi herkesten saklanıyor.

Atatürk hakkında ileri geri konuşanlara kapak olsun.

null