AFS 2008

Cuma gününden 17:15 Buzlu Ankara otobüsüne bindim. 20:10 civarı AŞTİdeydim. Akşam akrabalarda kaldım. Ertesi sabah 7 gibi uyandım hızlı bir kahvaltıdan sonra yola çıktık. Hedef Ankara Atatürk Lisesi. Kılavuzda sınav saati 10:00 yazmasına rağmen ceğ telefonuma gelen gelen mesajda “saat 9:30 da 10. salonda sınava gireceksiniz” yazıyordu, o yüzden tüm yolu geç kalma korkusuyla geldim. Neyseki sınav 10:00 daymış. Saat 9:55 e kadar üst kata çıkarmadılar. O süreyide sohbet ve son hazırlıklar olarak geçirdim Mesela Suç Ve Ceza‘nın yazarının Dostoyevski olduğunu iyiki söylemiş arkadaşlar, yoksa bilmiyorum sınavdaki soruyu o kadar emin yapabilirmiydim.

Sınav 3 bölümdü, önce genel kültür, sonra sözcük sınavı (ki en zoru) en son genel yetenek ( şekilleri çevirmece, kaktırmayacalı sorular) Genel kültür 10 dakikada bitti. Bildiklerimi yaptım bilmediklerimide okkalı biçimde salladım. ( 4 yanlış 1 doğruyu götürmüyor) Mesela Saraydan Kız Kaçırma‘nın bestekarını sormuşlar, ben Vivaldi dedim, bilmiyordum attım, mozartmış hatta ilk elediğim şıklar Mozart ve Beethoven’dı. Bir tablo vermişler, ressamı kimdir diye sormuşlar. Salvador Dali dedim Picassoymuş. Modern resim olduğu belliydi, hiç bir şey olması gerektiği yerde değildi. Eylül ayında vefat eden şairimiz Necip Fazıl Kısakürek‘i sormuşlardı, Taliban nedir ? 2008 yılında Nobel Edebiyat Ödülü alan yazar? ( bu soru tam bir sazan acısıydı, A şıkkında Orhan Pamuk vardı, ilk orhan ı eledim, aslında yanıtı bilmiyordum bari destekli atayım dedim Naipihn gibi bir isim tanıdık geldi onu işaretledim. Ama değilmiş Le Clezio imiş.

Sözcük sınavında ise işi harbi abartmışlar. Madımak, naçiz, çakır,kifayet neysede ömrü hayatımda duymadığım TDK sözlüğünün diplerinde unutulmuş kelimeleri sormuşlar. En batık sınav sözcük bilgisiydi.

Genel yetenek ise sıradışıydı. Benim yaşımda ve benden küçük öğrenciler deneme sınavlarında ve öss de ” hiçbiri” şeklinde şık çıkmayacağını bilirler. Ama genel yetenek sınavındavardı. Soruların %80′inde “hiçbiri” şıkkı konmuştu. O yüzden sınava sıradışı dedim. Katlanmış şekilleri evirme çevirmeden başka Lonch Ness canavarı hakkında bir soru vardı. “Ali Lonch Ness canavarının varlığına inanıyor. Ayşe ise tam tersi görüşte. Buna göre hangisi doğrudur?

A) Bu kadar gördüm diyen varsa elbet vardır.

B) Ali çok haklıdır.

C) Long Ness canavarı diye bir şey yoktur

D)Çekilen fotoğraflar ve videolar gerçekliğin ispatı için yeterlidir.

E) Gerçeklik ispatlanmadıkça bir şey söylemek yanlış olur.

Dalga geçmiyorum soru aynen böyleydi. Bir soru tipi daha vardı onuda yazayım son olsun;

Mandıkların bazılar davuktur. Kantıklı davukları kantıksızlarından ayıran özellik akmenlerinin sarı olmasıdır. Buna göre hangisi doğrudur? (isimleri atarak yazdım, sınavdaki isimler dahada saçmaydı.) Soru aynen böyleydi 3-4 kez okudumda anca yaptım. Ahiret sorusu gibi valla.

Sınavdan sonra biraz Kızılay’ı gezdim. Meclis’e gittik ama haftasonu gezilemiyomuş. Akşamda Antares ve AnkaMall’a gittik. Vallahi Espark’tan hiçbir farkı yok, aynı markalar, aynı naneler, aynı mağazaralar sadece daha büyükler. Aynı bokun mavisi gibi. Pazar günü 16:30 gibide Kütahya oobüsü ile Eskişehir’e geldim. Artık tek yapmam gereken 5 Aralığı beklemek.


Cumhuriyet ekonomisinin ilk mucizeleri

Cumhuriyet ekonomisinin ilk mucizeleri Şafak Altun

Kitabı Cnbc-e Business EKim 2008 hediyesi olarak aldım. Az sayfalı küçük boyutlu çerez tadında bir kitap. Söz konusu mucilerin bazıları şunlar ;

Kamil Koç ” 1926 dan beri yollarda ”

Tomtaş ” ilk uçak fabrikası”

Kılıçoğlu ” ilk kiremit fabrikası”

Nestle “İlk çikolata fabrikası”

Escort Computer “İlk yerli pc üretimi”

Turkcell “İlk gsm operatörü”

Hürkuş Havayolları” Sivil havayolcuğunun başlangıcı”

Banat, Dyo, Yeşil Kundura, Arçelik, Eti, Otokar, Pınar…

Ferrarisini Satan Bilge

Ferrarisini Satan Bilge Robin S. Sharma

Ne kitapmış be. Oku oku bitmedi. Aslında yalan yok, kitabı isminden ve ününden dolayı aldım. Yoksa hiçbir arkadaşımın tavsiyesi veya gazete-dergide kitabı öven yazılara rastlamadım. O kitapki ismi sündürülüp sündürülüp esprilere konu olmuş kitap. Dediğim kitabı öven hiç yazı okumamış olmama rağmen birileri bu kitabı okudu ve çoook beğendi, hayatının anlamını buldu belkide, ama sonunda bende okudum ancak babayı buldum.

Bu paragrafta da kitabın içeriğinden bahsedeyim. Kırmızı köşede Julian adında 1.90 boylarında, geniş omuzlu, yakışıklı “ferrari sahibi” çok başarılı bir avukat var. Mavi köşede ise onun arkadaşı 1.65 boylarında tıknaz ,şişko, pis iğrenç, tu kaka ama en az Julian kadar başarılı bir avkat olan John var. Julian bir gün bir adava sorasında kalp krizi geçiriyor. Ama ölmüyor ha, niye ölsün ki ölse kitap biter :p. O zaman anlıyor ki hayatı boş. Çok parası, başarısı ve şöhreti var ama o bu tür mutluluğun yalan olduğu fark ediyor, dine dönüyor 5 vakit namaza başlıyor. ( böyle olsa ne süper oldurdu dimi, ama asla böyle olmaz aslaa, kilise bile olmaz, illa ki budizm zart zurt.)

Vuruyor kendini yollara, gidiyor Hindistan’a. Orda Yog, Raman denen bütün gün turuncu entari ile gezen kel bir adamla tanışıyor. Bu kel bizim Julian’ı hemen gruba alıyor tabii.Başlıyor eğitmeye. Eğitim öyle bok ve çamur ve ter içinde kalınan rambo eğitimi değil, entraiyi giymişsin zaten alttan ferah ferah, bahçelerde dolaşmaca, cariye kovalamaca, yerden elmas toplamaca, sumocularla hayali güreşler falan filan. Yalnız bu Yogi Raman denen kısa, kel herif öyle bir cin ki; “ne yaptın lan hindistanda o kadar?” diye sorarlar diye türlü özlü sözler, atasözleri falanda ezberletmiş. Neyse bu Julian Hindistan’da 3 ay, 5 yıl, artık ne kadarsa kalıyor ve geri dönüyor. ( Kalıyor demişken Julian Hindistan’da hiç dil problemi çekmiyor. Adam ne anlıyorlar onlar ne dese Julian anlıyor. Okkalı okkalı atasözleriyle nasıl anlaşıyorlar anlayamadım. Bir de bu satılan Ferrarinin parasının nerde olduğuda meçhul.)

Sonra Julian geliyor yukarı Manhattan’a John’un evine, bütün öğrendiklerini bir gecede anlatıyor arkadaşına. John da çok etkileniyor tabii ve ” hayatım bundan sonra daha güzel olacak ” anlamı taşıyan birkaç okkalı cümle kuruyor ve kitap bitiyor.


…dan sonra

Uzunca bir aradan sonra ilk yazım bu olacak. Neden ara verdim hemen söyleyeyim monitörüm “patladı.” Bildiğin patlak. Ekranı 1000 parçaya ayrılıp etrafa cam saçan patlamalardan değil. Nasıl oldu anlatayım;

Her zamanki gibi 4-5 ayda bir çökmese olmayan windows gene durup duruken arızalar ( video ve firefox açınca, bazen bir tek video açınca bile gelen mavi ekran ve akabinde sistem resetlenmesi) çıkarması üzerine tüm driverları sildim, tekrar yükledim iyice bozdum. Bu sefer hiç açılmamaya başladı. “starter.exe bulunamadı hatası vermeye başladı. O günde boş zamanım vardı heraldeformat atmaya karar vermişim. Windows kurulurken aygıtları denetliyorum diyip, monitörü açıp kapatıyoya, monitörü kapadı, açtı ama çözülürlük değişmişti. Yani nasıl anlatayım ; küçücük bir şey oldu ama yavaş yavaş genişlemeye başladı, tam bu sırada su içmek için galiba neden hatırlamıyorum, pc aşından kalktım, odadan çıktım gezindim falan, tam o sırada pögh gibi bir ses geldi. Bi baktım ne göreyim benim emektar monitörden atom bombası benzeri mantar şekil dumanlar yükseliyo. Tabi korkudan hemen 6′lı prizin fişini çektim. Bi daha da açmadım. Denemedim yani çalışırmı çalışmazmı. Aslında dumanlar çıktığı sırada hala çalışıyodu. Buda böyle bir anım olsun.


Beriki Oteki Kapa Kapa
Patlamadan önce son fotoğraflarından biri
Beriki Oteki Kapa Kapa
gelen gideni pek aratmıyor.

Yüxexes ve Rolling Stone


Beriki Oteki Kapa Kapa
Blue jean posterinden çok daha başarılı. Metallica fontu abartılmamış -bir-. devasa james ve kirk yok -iki-.

Beriki Oteki Kapa Kapa
Diğer Yüxexes posterleri

Geçen hafta, her zamanki gibi Penguen almak için Migrosa gittiğimde Yüxexes de aldım. Aslında daha önce hiç almamıştım Yüxexes, nedeni ise açık, verdiği Metallica konser posteri. Ama bu sefer pişman olmadım, çünkü osterler hiç fena değildi. Yani grup elemanlarını resmi konmasaymış daha iyi olurmuş sonuçta Metallicanın elemanlarını herkes biliyor.


Beriki Oteki Kapa Kapa
Blue jean posterinden kat be kat daha iyi.Stadın daha büyük bölümü görülüyor ve grup elemanları nizami, hayvani değil.
Beriki Oteki Kapa Kapa
öğrenci adamın ütüsü böyle olur. Halı altı operasyonu

Birkaç gün kadar öncede Tansaştan Rolling Stone aldım. Aslında dergi konusunda Tansaş migrostan daha iyi. Migros ağzına kadar hey görl, kozmoz görl, zurt görl dolu. Daha önce hiç Rolling Stonealmammıştım. Dev boyda önlü arkalı Metallica posteri vermişler ancak sahneler konserden değil. Ayrıca kapak konusu olarak en iyi 100 gitar şarkısını listelemişler. Derginin geri kalanının okumadım zaten.


Beriki Oteki Kapa Kapa
Soldan sağa; Rolling Stone Metallica kitapçığı, orjinal dvd kutusu, Blue jean linkin park kitapçığı
Beriki Oteki Kapa Kapa
orjinal dvd kutusu, Rollling Stone zamazingosu
Beriki Oteki Kapa Kapa
orjinal dvd kutusu, Rollling Stone zamazingosu
Beriki Oteki Kapa Kapa
Neden bilmiyorum bide poşetlemişler dergiyi

Belkide en zoru

Belkide değil, kesinlikle en zoru…Guitar Hero3 deki Raining Blood’ı diyorum. Zor zor çok zor. Easy de bile “You Suck” olabilirisiniz hemde şarkı başladıktan 30 saniye kadar sonra. Ne One lar çaldım ne boss battle lar çürüttüm emektar klavyemde, (multimedia olanda ters çevirdiğinizde f1 tuşuna yetişmiyor parmağım eskisini kullanıyorum) ama şu Raining Blood’ı 5 denememde sadece 1 kere çalabildim. Çaldım dediysem intro kısmını geçtim, geçtim ama maymun gibi şekillere girerek, yanımda arkadaşımda vardı, can çekişimi oda gördü yani maymundan belkide farksızdım.



Bilmiyorum nasıl ama gavur çalıyo abi :S

Blue Jean ne ettin

Tarih 4 Eylül 2008 Perşembe, Saat 14:30 civarıi dershaneden yeni gelmişim, havada çok sıcak zaten, köpek gibi susamışım, çocuk gibi “akşama kadar nasıl dayancam öf pöf, geberirim” diye sayıklıyorum.


Beriki Oteki Kapa Kapa
Kirk biraz kara mı çıkmış ne? Kızılderili gibi.

Neyse “nede olsa klimalı, hem biraz serinlerim hemde akşama yoğurtla ziyafet çekerim kendime” diyerek Migros a gittim. Amacım Byte varsa belki almaktı, ben ise yoğurt/kefir alarak kasaya yöneldim. Hasan Polatkan Migros ta Dergi reyonu (?) kasaların dibinde, ( hemen resimledim altta) yani ne alacak alıyosun en son dergi gazete. Aldım alacaklarımı gittim, penguen aldım. ( bu sayı 6. yıl özel sayısıymış mini bir kitapçık çıktı içinden o nu da sonra söylerim) Byte a baktım vardı ama almadım , çünkü Blue Jean Eylül 2008 çıkmış pırıl pırıl 4-5 tane sıralanmışlar. Hemen kapaktan içerik analizi yaptım ( zaten kapak buna yaramazmış gibi) . Metallica Hatıra Posteri falan yazıyordu, şu hayvani olanlarındandır heralde dedim aldım. Yanılmamışım dev boyutta önlü/arkalı hayvansı Metallica Posteri. Ama öyle bir poster ki koca dergiyi aldığıma pişman oldum.


Beriki Oteki Kapa Kapa
insan bari bir tarafını tek resim büyük boyutta yapar ne yapayım ortadan kesip küçücük resimlerimi asayım.
Beriki Oteki Kapa Kapa
Stadın tümünü kapatan maymun james (?) ve aynı pozu belkide milyon defa poster yapılmış kirk, olmasa (küçükte olsa) süper bir dekor olurdu ama ahhh.

Dergisinde değil, posterindeydim. Blue Jean her ay çıkar ama Metallica Hatırası (posteri) 10 yılda bir çıkar diye almıştım dergiyi pişman oldum. Hayallerimdeki poster (hayale bak) stadın büyük bir bölümünü, renk cümbüşüyle gösteren, süpersonik dev boyutlarda (tam boy yani) bir posterdi, işte o zaman periyodik cetvel posterini yanı dolacaktı ama olmadı, poster fos çıktı. Bende konser sayfaları hariç tek sayfa okuyamadığım dergi ile kaldım.

My name is Michael Scofield

Biraz My Name is Earl ü andırsada, Prison Break 4. sezonun ilk cümlesi bu. Evet sonunda merakla beklenen Prison Break’ın 4. sezon ilk bölümü 1 Eylül de yayınlandı. Aynı gün nete düştü bi’ kaç gün sonrada türkçe alyazısı çıktı. Ben ne yaptım, dün indirdim bu sabah seyrettim. Beğendim mi beğenmedim mi onu birkaç satır sonra açıklayayım. (Ölümcül spoiler yok :) Öncekilike Michael Scofield’ın ağzından 3. sezonun özetini bir okuyun…


Beriki Oteki Kapa Kapa
Saçı başı düzeltmiş, takım çekmiş adam olmuş
Beriki Oteki Kapa Kapa
Michael , Gretchen'dan intikam almaya çalışırken, T-Bag de Michael'ın peşinde

Benim adım Michael Scofield. Ben bir kanun kaçağıyım. Üç hafta öncesine kadar Panama’da bir hapishanedeydim. Oradayken devletin ve sanayinin her seviyesiyle bulaştığı, kirli bir örgüt olan Şirket’le temasım oldu. Bana iki seçenek sundular; Ya onların adamı James Whistler‘ı hapisten kaçıracaktım ya da sevdiğim kadını, Dr. Sara Tancredi’yi öldüreceklerdi. Yardım ettim ve Whistler’ı
hapisten kaçırdım. Şirket Sara’yı yine de öldürdü. Şirket’in James Whistler’ı
neden kaçırtmak istediğini bilmiyorum. Fakat onu buraya,
Los Angeles’a kadar izledim. Burada Gretchen adıyla
bildiğim ajanla birlikte. Sara’yı öldüren ajan. Bugün her şey bitecek. Sistemin sağlayamadığı adaleti,
kendim yerine getireceğim
(Biraz Dexter gibi değil mi?). Eğer bu mektubu okuyorsanız, Sara’nın intikamını alırken
öldüğümü biliyor olacaksınız.


Beriki Oteki Kapa Kapa
nedendir bilmiyorum, bu mavi gömlekli elemanın olduğu sahneden bir resim alsam elemanın ağzı açık çıkıyor. Bir türlü kapalı yakalamadım.
Beriki Oteki Kapa Kapa
eskilerden devam
Beriki Oteki Kapa Kapa
D.B Chopper'ın paraları kim bulmuş belli oldu.

İşte bu… Yine kovalamaca, yine gözleri kısık halde ” i have a plan” diye gezen bir inşaat mühendisi, bir goril, goril’in oğlu ve goril’in yeni sevgili etrafında bir bin türlü bela, kavga, çatışma. Hapse girenler, çıkanlar, herkes çıkarken girenler falan türlü türlü hedeler. İlk bölümden belli olduğu kadarıyla 2. sezon gibi kovalamaca ve heyecan olacak gibi, yine belalar bizimkilerin peşini bırakmayacak gibi.

Miskinler Tekkesi

Miskinler Tekkesi Reşat Nuri Güntekin

Reşat Nuri Güntekin kitapta, II. Mahmut ile aynı sofrada yemek yemiş, Kocabaş Kazasker’in torunu olan bir katip dilencinin hayatını anlatmış. Katip dilenci diyorum çünkü çocukluğu konaklarda rahat içinde geçmiş ve “padişah arkadaşının torunu” olarak yetiştiğinden, -bir sevda uğruna öğrendiği- ud, ve -Allah vergisi olan- güzel yazısı dışında mesleği olmayan bir adamın ” katır çarpması” sonucu kırılan sağ eli ile bütün birikimini de kaybedip dilenciliğe geçiyor. Bir süre sonra, dilencilik ile kazandığı para donemin orta halli memur maaşını geçiyor. Hatta memur arkadaşlarına borç verip, onlara sofralar kurduruyor. Kitabın dikkat çekmek istediği diğer bir nokta da dilencilerin rahat ve refah içinde yaşaması, evet dediğim gibi bazen memurdan çok kazanan ana karakterin karnının tok, sırtının pek, olması. Ne barınak sıkıntısı çekiyor ne de yakacak. Krallar gibi yaşıyor.

Meşrutiyet dönemi ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında karanlık tarikatların ve dilencilerin dünyası biraz ağır bir dille anlatılmış.

“An Inconvenient Truth”

An Inconvenient Truth

Oldum olası Al Gore dene herife kılım. Tipini beğenmiyorum. Dolandırıcı tipi var herifte. Saman altından su yürüten cinsten. “Başkanlık koltuğu için küresel ısınmayı kullanıyo” derdim hep. Geçenlerde çıkan özel jetinin olduğu ve pahalı restorantlarda soyu tükenmekte olan balıkları mideye indiriği haberleri, beni bu düşünceme iyice inandırmıştı. Çok yapmacık geliyodu herif. Zaten oyuncak ayıya da benzemiyo değil.Bu belgeseli izledikten sonra biraz olsun sevdim, bu herfiten olur dedim ama önyargılarını kıramayan biriyim, o yüzden yinede güvenmiyorum bu herife.


Beriki Oteki Kapa Kapa
farklı orman politikalarının sonucu

Bu “film” in belgesel tarafı çok iyi hazırlanış, gerçekten, emeği geçenleri burdan tebrik ediyorum. Fotoğraflar, resimler, grafikler herşeyi çok beğendim. Harbi harbi bir şeyler öğretiyor. Küresel ısınmayı ” e nolcak buzlar eriyecek, sular yükselecek, Hollanda sular altında kalacak masduahdasuda baane” den beri ibaret sana benim gibiler için bir bilgi kaynağı. Gazete veya internet sitelerinde bolca vardır ya; 15 yıl önceydi şimdi kurudu gibi 10 farkı bulmaca gibi resimler bu belgeselde bol bol kullanılmış. Yılın aynı zamanında aynı açıdan çekilmiş resimler arasındaki tek farkta olsa beni üzdü, içimi parçaladı. Ne kadar üzüldüysemde biliyorum ki bunları söyleyen yıllarca Amerika’nın ikinci adamlığını yapmış kişi. Yani bu illeti, çıkaran yücelten ve şimdide yok ederek “kahraman” olmaya çalışan illetin ikinci adamı, Al Gore. Al Gore demişken filmin öteki tarafı yani Al Gore tarafındada bahsedeyim;



Filme en fresh, çocukları ve torunları için hayatını değiştirip, dünyayı kurtarabilecek adam tadında izlemeye başlıyosunuz. Aslında ilk 10 dakikayı beğendiniz espriler, grafikler, güncel örnekler… oda ne ? Al Gore bey gençlik yıllarını anlatmaya başlıyor. “Üniversitede hocam söylediydi, bu günlerin geleceğini ama kimse inanmadı. Ona deli dendi ama ben inandım. Onun hatrına ben bu yola baş koydum a canım” naraları atlamaya. Bunları anlatırkende bol bol MacPro reklamı dayıyor. Colorado nehrini 15 yıl içindeki değişimini görmekteyiz, dırtt kim o? Baba Gore ” babamda çevreciydi benim, çiftliğinde hormonsuz domates yetiştirirdi. Biliyorum o yukarlarda bir yerde beni izliyor. Rest in Peace dad. ” kıvamında ere göre sığdıramayarak anlatıyor. Yine tablolar, grafikler falan işte 2050 de CO2 salımı iu kadar olacak derken o kim ? Ablası. Yıllar önce akciğer kanserinden vefat etmiş. Allah rahmet eylesinde, afferdersin bize ne? Küresel ısınmayı önleyecek bir formul bulmasına ramak kala mı öldü ?

Yani 80 dakikalık, görsellerle desteklenmiş, talk show tadında coğrafya dersi sandığım şeyin yarısı ” Vote Al Gore” tadındaymış. “Amerika’yı kurtarsa kurtarsa Al Gore kurtarır.” kokusu filmin her yerine sinmiş. Ha filmi beğendim evet, izlediğime pişman olmadım.

Filmin sonundaki n küresel ısınmaya karşı kişisel olarak yapmanız gerekenler, yazının devamında…

Read the rest of this entry »

Aylık Dergi Birikimim

Tam bir arşiv olmadığı için “birikim” dedim. Dedim ya bir şey alıp bi köşeye atıp 10 yıl sonra bakmayı, bir şeyler biriktirmeyi severim.Mart 2003 tarihinde takas amaçlı aldığım Level’a bağlandım kaldım. Aslında incelemesi yapılan oyunların hiçbirini oynayamıyordum, sonra Level’dan başka dergilerde aldım. Aldım da aldım, bir keresinde annem bunları atmaya kalktı, daha doğrusu atmış bütün Levelları, gittim çöpten çıkardım.

National Geographic Haziran 2005
National Geographic Şubat 2007
National Geographic Mayıs 2007
National Geographic Ekim 2008
Cnbc-e Şubat 2007
Cnbc-e Mart 2007
Cnbc-e Şubat 2008
Cnbc-e Mayıs 2008
Cnbc-e Ağustos 2008

CD oyun Eylül 2003
CD oyun Mayıs 2006
Slam Ocak 2007
Capital Temmuz 2008
Capital Ekim 2008
Forbes Haziran 2008
Bluejean Nisan 2007
Bluejean Ekim 2007
Bluejean Eylül 2008
Billboard Şubat 2007
Billboard Mart 2007
Billboard Nisan 2007
Billboard Mayıs 2007
Billboard Eylül 2007

Cnbc-e Business Mart 2008
Cnbc-e Business Temmuz 2007
Cnbc-e Business Ekim 2008
Cnbc-e Business Kasım 2008
G.T. Ocak 2007
G.T. Mart 2007

Beşiktaş Ağustos 2003
Beşiktaş Mayıs 2004
Beşiktaş Kasım 2004
Beşiktaş Ocak 2005
Beşiktaş Mart 2005
Beşiktaş Nisan 2005
Beşiktaş Temmuz 2005
Beşiktaş Ağustos 2005
Oyungezer Mayıs 2008
Level Mart 2003
Level Nisan 2003
Level Mayıs 2003
Level Haziran 2003
Level Ağustos 2003
Level Eylül 2003
Level Ekim 2003
Level Kasım 2003
Level Ocak 2004
Level Mart 2004
Level Temmuz 2004
Level Aralık 2004
Level Ekim 2005
Level Ağustos 2006
Level Kasım 2006
Level Ağustos 2006
Level Ocak 2007
Level Mart 2007
Chip Oyun Özel Mart 2003
Byte Kasım 2006
Byte Şubat 2008
Byte Mart 2008
Byte Nisan 2008
Byte Mayıs 2008
Byte Haziran 2008
Byte Ağustos 2008
Pc Tech Haziran 2006
Chip Şubat 2006
F1 Racing Ağustos 2006
F1 Raicing Mart 2007

Bilim ve Teknik Mayıs 2005
Bilim ve Teknik Haziran 2005
Bilim ve Teknik Mart 2007
Bilim ve Teknik Nisan 2007
Bilim ve Teknik Mayıs 2007
Bilim ve Teknik Ağustos 2007
Bilim ve Teknik Şubat 2008
Bilim ve Teknik Mart 2008
Rolling Stone Eylül 2008
Yüxexes Eylül 2008
Evo Kasım 2008

“Shoot Em Up”


Shoot Em Up

En baştan belirteyim, filmde aksiyondan başka hiç bir şey yok. Yani bir konu ve mantık yok. Oyunculukan bişey anlamam o yüzden ona bir şey diyemem ama gerçekten aksiyondan başka hiiiççç bişey yok. Kim kimin nesi, onun filme işine, kim için çalışyor neden öldü derken film bitiyor. Ama mükemmel ve kesintisiz vurdu kırdı, dıkşın dıkşın , tatatatdada var. Kurtlar Vadisi çatışma sahnelerix3 diyebiliriz. Ama arada komik sahnelerde yok değil. Mesela eleman kötü adamlardan kaçarken verdiği mesaj ve aldığı cevap güzel düşünülmüş.

Beriki Oteki Kapa Kapa
daha sonra

“Eleman” dedik adamdan bahsetmedik. Bu adam havuç manyağı piskopat bir herif, ona bir monica belluci ve bir de metalci velet eşlik ediyor. Dediğim gibi filmde mantıklı tek hareket yok. Fizik kuralları alt üst edilmiş filmde, filmdeki tüm hareketleri toplasan Mythbusters a 2 sezon program çıkar. (Havuçla kafatası delmek, parmakarasına kurşun dizip eli silah olarak kullanmak haricinde bir sahne varki tam anlatmam mümkün değil. Ama biraz betimleme yeteneğimi kullanayım, son sürat kafa kafaya çarpan bir bmw birde miniwan düşünün, bmw nin başındaki havuç sever, arabalar çarptığı anda fırlayıp öndeki minivanın arka kısmına çüp diye düşsün, içerdeki herkesi öldürsün, burnu dahi kanamasın.) Sonuç olarak filmi izlediğime pişman olmadım, hatta memnun oldum. Aksiyonun dibine vurulmuş 80 dakika, hamdi beye teşekkür ediyorum, Varım!



Hayat Hikayem

null Hayat Hikayem Vehbi Koç

1 Ağustos’ta Tansaş a gittim. Gözlerim Byte ararken “Vehbi Koç’un kitabı” gibi bişeyler gördüm, baktım ki Capital harbi harbi veriyor kitabı, yalan değil yani, neyse Byte bulamamanın üzüntü üstüne 10 ytl lik kitabı 6 ytl ye kapatma sevinci eklenince suratımdaki abuk ifadeyle kasaya yöneldim. Gittim eve 1 haftada bitirdim kitabı, bembeyaz sayfalara büyük büyük basmışlar.

Kitabın anlatılacak yanı yok (: Hayatını anlatmış işte. Ama kitabta dönemin Ankarası ve halkı çok güzel anlatılmış. Kitabın anlatılacak bir yanı yok dedim bari kitaptan alıntı yapayım;

Çocukluğumun geçtiği Ankara’da hiç otomobil yoktu. Hiç unutmam Ankara’ya ilk otomobili Arslangüller adında bir Katolik tüccar getirdi. Bütün Ankara Taşhan’ın önünde toplandı. Otomobil istasyona insan taşımaya başladığı zaman herkes saşkınlıkla bakıyordu. Adına “ gavur arabası” dediler.

Ankara’nın önemli insanları Resmi Erkan’dı.Şehirde vali, belediye reisi, defterdar, müftü, nüfus başkatibi çok büyük kişilerdi. Vali, Vilayet’ten çıkıp çarşıyadan egçerken, herkes işini gücünü bırakıp, “ Vali Paşa gidiyor.” diye selamlardı. Bugün bu tören, devlet ve hükümet başkanlarına bile yapılmaz oldu.

Halka gelince, Ankara halkının çoğu Müslüman Türklerdi. Bir de Hıristiyanlar ve Museviler vardı.Hıristiyanlar çalışırlar, kazanırlardı. İyi yer, içer, eğlenirler, iyi giyinir, güzel evlerde otururlardı. Pazarları hafta tatili yaparlardı. Hıristiyanalr askere alınmaz, bedel öderlerdi. Askere gitmediklerinden daha rahatça iş yapma, dükkan açma olanağı bulurlardı.

Türk’ün ise tükenmek bilmeyen bir görevi vardı; Kur’a, ihtiyat, redif denilen, sonu gelmeyen askerlik hizmeti ve bu hizmet sırasında açlıktan, sefaletten veya düşmanla çarpışırken ölmek. İşte Ankara’nın hali bu, Türkiye’nin hali buydu.

Evlerde namaz kılınırken odadaki resimlerin üstünün örtüldüğü veya resim olmayan başka bir adada namaz kılındığını biliyordum. Ama bir resim vardı, o hiç açılmazdı. O da Padişah’ın resmiydi. Peygamber’in vekili olarak padişah kutsaldı; resmi de öyle sayılırdı. O resim kolay kolay herkese gösterilmezdi.

Meşrutiyet’in ilanı

Çocukluğumda en unutamadığım olaylardan biri “ Hürriyet”in ilanıydı. 1908 Temmuz’unda İkinci Meşrutiyet’in ilanına halk arasında böyle denilirdi. Yedi yaşındaydım, hayal meyal hatırlıyorum. “Hürriyet ilan edildi” dediler. Bir hafta şenlik yapıldı. Hükümet meydanında efeler oynadı. Herkes içti içti, “Hürriyet ilan edildi, kimse bir şey yapılamaz” diye silahlar atıldı. İnsanlar birbirini yaradılar. O günlerde insanların kafasına yasa ve düzen anlayışı yerleşmemişti. Herkes dilediği gibi asıp kesebilir sanılırdı. Zaman geçtikçe hürriyetin ne demek olduğu anlaşıldı.

Amerika’da neler dikkatimi çekti?

Amerika’ya ilk gidişte insan yine de bir alüst oluyor: O yıllarda Türkiye’deki binalar en çok dört-beş katlıydı. Amerika’da ilk kaldığım otelde ise odam 17. kattaydı, aşağı baktığım zaman başım dönmüştü. 102 katlı Empire State binasına çıktığım zaman kulaklarımın tıkanması, asansörlerin hızı, mağazalardaki canlılık, gece caddelerden geçen otomobillerin ışığı, New York şehrinin çeşitli bölgelerini birbirine bağlıyan köprüler, yemekler, kalitesi aynı olup servis dolayısıyla farklı fiyatlar, ne ararsanız bulunan mağazalar, insanların caddelerde hızlı yürümesi , New York’tan Niagara’ya giderken 700 küsür kilometrede 500 benzin istasyonunun bulunması, yolların düzgünlüğü ve mükemmelliği, otomobil fabrikalarında araba yapımındaki hız, kısaca birçok şey bir araya toplandığı zaman Amerika’nın ne kadar büyük bir ülke olduğu derhal anlaşılıyordu.

Dönemin Hac Yolculuğu

1906 Ya da 1907 yılında babam Hacca çıktı. Hacca giden harcayacağı parayı altın olarak bu amaçla hazırlanmış kemere dizer, kemeri beline bağlarmış. Böylece herkes kesesine göre yük taşırmış, bir altın 7 gram geldiğine göre 800 altınla hacca çkan babam böylece 5 kilo 600 gram yük taşırmış, tabii bu yük dönene kadar yavaş yavaş azalmış.

Babamın Hacca gidip gelmesi dokuz ay sürmüş. Önce Ankara’dan İzmir’e trenle, ordan vapurla Beyrut’a gitmiş. Beyrut’a gitmiş. Beyrut’tan sonra Şam, Halep ve Kudüs yoluyla Cidde’ye varmış, oradan Medine’ye deve sırtında 12 günde ulaşmış. Bu yolculuktaki pislik anlatılır gibi değilmiş. Gece konaklandığı zaman deveciler ateş yakıp gömleklerini ateşe tutar, bitlerini dökerlermiş, Gene de Hac yolculuklarında bu devecilerin pişirdiği yemeği yerlermiş. Bu akıl almaz sıkıntılara, hacılar iman gücüyle dayanırmış.

“You Don’t Mess With Zohan”

null

Filmde bir İsrail komandosu, başka bir deyişle kalifiye bir mossad ajanını canlandıran Zohan (Adam Sandler) aksanı ve enterasan saç tarzıyla karikatürize edilmiş bir kahramana hayat veriyor. Kurşunların havada uçuştuğu bir İsrail askeri, komando eğitimi almış, her türlü silahı kullanacak yetkinlikte, yükseklerden atlayıp sıçrayacak kadar da hünerli.Operasyondan operasyona koşturan kahramanımız günün birinde asıl isteğinin saç kesmek olduğunun farkına varıyor ve kendini ölmüş gibi gösterip, soluğu New York’ta alıyor. Saç stilisti olarak kendine müşteri bulmakta zorlanmıyor ama sorunlar da peşini bırakmıyor.

Şimdi, Zohan bir ” anti terörist” falan değil, bir “Yahudi Süpermen” hatta Superman den bile “süper”, inanılmaz bir insan bu Zohan. İnanılmazlıkları arasında götle balık tutmak, pişirmek, 5 kişiye tek, öküze karşı tek halat çekme yaraşı kazanmak var. Ancak Zohan ne kadar süper bir yahudi olsada, tek hayali New ork’ta ünlü bir kuaför olmak. Canına tak ettiği anda ise tası tarağı toplayıp ( herkesi öldüğüne inandırarak) New York’a gidiyor. ( New York maceralarına geçmeden belirteyim, bu Zohan’ın “Phantom” denen bir filistinli bir düşmanı var var. İşte Zohan’ı öldürdüğünü sanan garip bu kişi.

Neyse bizim Jewish Superman, kargo servisi ile New York’a gittiğinde , Ortadoğu’nunverdiği gazla, şehrin en büyük güzellik salonuna giriyor, orda bununla iyi bi’ dalga geçip gönderiyorlar. Pes etmiyor tabii, New York’taki tanıdıkların tavsite ettiği bir kuaförde iş buluyor. Çekiciliği ve hareketleriyle müşteri memnuniyetini sağlıyor. Özellikle 70 ve üstü bayanlar dükkanın önünde Zohan için sabahtan sıraya giriyor. ( Bu sahneyi görünce bizdeki teknoloji mağazalarının açılış günü gözümün önüne geldi, neden bilmiyorum :)

Yani konu “genel” olarak bundan ibaret. Aslında filmdeki bütün karekterler aksanlı konuşmasa buraya kadar dahi izlemezdim ancak adam aksanlı konuştukça izleyesim geldi neden bilmiyorum.Aslında izlediğimde iyi olmuş çünkü burdan sonra filmin tek süprizi geliyor. “Mariah Carey” imitasyon falan değil sahici kendi. Filme neden nerden girdi belli değil. Zaten önemlide değil 10 dakikalık sahnede “buy my new album” diyerek geziniyo ortalıkta.

Filmin sonunda ise sosyal mesaj vermek unutulmamış.Filistin-İsrail arasındaki ilişkilere dair, bol bol yorum ve gönderme var.”Göt göte yaşıyoruz neden savaşıyoruz, babamda savaşıyordu bende bu işten sıkıldım” gibisinden bol bol replik konmuş.Bomboş geçireceğiniz 108 dakikanız varsa, ayda götüyle balık tutan adama gülüyorsanız bu filmi izleyin.

Sade Yaşa Mutlu Ol!

Sade Yaşa Mutlu Ol! Veli Sırım

Kitlesel üretim, Batı kaynaklı bir gelişme. Ama kitlesel tüketim tüm dünyayı ilgilendiriyor. Çünkü insanlık, özellikle son yarım yüzyıl içinde “Hedef Kitle” olarak görüldü ihtiyacının çok çok üzerinde tüketime yönlendirildi.
Medya organlarında boy gösteren renkli ve şatafatlı reklamlar, geniş kitlelere örnek gösterilen yapay şöhretler, tüm insanlığı aynı noktada, “Tüketim” eksenli bir yaşam tarzında birleştirdi.
Zaman içinde tüketim ortak bir kültür, bir anlayış, hattâ bir bağımlılık haline geldi. İnsanlar ihtiyaçları olsa da olmasa da, sürekli bir şeyler almayı, her fırsatta bir şeyler tüketmeyi bir zorunluluk olarak görmeye, hissetmeye başladılar. Çünkü tüketim, “Mutluluk!” kılıfına sarılarak sunulmuştu. Ve tüm insanlık “gerçek mutluluğa ulaşma” adı altında kitlesel bir yarışa sokuldu.
Bu yarışta tek kural vardı: “Ne kadar tüketirsen, o kadar mutlu olursun!”
Peşinde koştuğumuz mutluluk, ne gariptir ki bizden hep kaçıyor. Tam “Yakaladık!” derken, elimizden kaçıveriyor. Bu kez dışarıdan bize “Daha hızlı ve daha hırslı tüket!” komutu geliyor. Biz farkında olmadan bu emre amade oluyoruz ama mutluluk yine bir hayalden ibaret oluyor..
Elinizdeki bu kitap, kendimizi tüketmemeyi, hızlandırdığımız hayatımızı yavaşlatmayı, mutluluk adına elimize tutuşturulan tüm fazlalıklardan kurtulmayı ve peşinden ısrarla koşup ta yakalayamadığımız mutluluğu yakalamayı öneriyor.
Gerçek Mutluluk sadelikte.. Hayatı hızlı değil, hazlı; insanca ve insana yakışır bir tarzla yaşamakta…

Kitabı 3 günde bitirdim. Son derece akıcı. Zaten güncel sorunlardan bahsedildiği için insanı sıktığı söylenemez. Ama sıkıldığım yerlerde oldu, mesela sade yaşam sayfaları, son derece sıkıcı geldi nedense. Neyse öncelikle kitapta “tüketim sorunu” anlatılmış , indirim tuzakları, gençlere “idol” tuzakları, rakam tuzakları, kapıdan satış tuzakları, yaşam alanı tuzakları, marka tuzakları gibi konularda enine boyuna , ayrıca bunlardan korunma yollarıda anlatılmış. Kitapta “Sade Yaşam” nedir?” “Dünya genelinde sade yaşam arayışları” ( D.I.Y, SAG, Food Buying Club, Why Shop?, Enough! ) ve son olarakta Türkiye’den sade hayat örneklerine de yer verilmiş