Atatürk’ün Özel Yaşamı (Uydurmalar / Saldırılar-Yanıtlar)

İsmet Görgülü
Başkent Üniversitesi Öğretim Üyesi tarafından yazılmıştır.

Yapılan Saldırıların Nedeni

* Atatürk milliyetçiliğine dayalı, laik, demokratik, sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkmak veya bölmek isteyenlerin önündeki en büyük engel Atatürk’tür.
* Öncelikle Atatürk’ün kendisidir.
* O’nun Türk ulusunun gönlünde yaşamasıdır,
O’na bağlılığıdır.

* Atatürk faktörü varoldukça hiçbir güç Türkiye’yi bölemeyecek veya bir İslam devleti kuramayacaktır.
* Bu sebeple, amaçları ülkenin batması olan hainler ve onlara göz yumanlar öncelikli hedeflerini Atatürk faktörünü yıkmak olarak görürler.
* İzledikleri metodoloji ise; öncelikle İslamiyet’i saptırarak demokrasi ve laikliğin Allah’a karşı gelmek olduğunu göstermek,
* Müteakiben demokrasi ve laikliği Atatürk’ün getirdiğini vurgulamak,
* Ayrıca O’nun hain, namussuz ve İslamiyet düşmanı olduğunu söyleyerek mümkün olduğunca çok kişiyi kandırmaktır.

Read the rest of this entry »

Metallica dinleyen laik ateistler, sevgili hırsızım ve sabahlarım güpgüzel…

Yazı 3 Ağustos’ a ait. Malum Metallica konseri sırasında Güngören patlaması olmuş, konser etkilenmemişti. Ki etkilenmesi imkansızdı, neyse adının terside anlamlı olan bir gazetede bir köşe yazarı her zaman ki gibi mükemmel tanımlama ve örneklere yer vermiş. ONUR CAYMAZ’da oan cevap niteliğinde bir yazı yazmış. çok ta güzel olmuş (:

27 Temmuz 2008 Pazar günü, teyzemin kızı, ben ve Aslı küçücük bir kaçamak yaptık. Sakarya taraflarına. İstanbul”a geç vakit döndük. Acıkmışız. İstinye civarında o saatlerde açık bulabildiğimiz bir lokantaya attık kendimizi. Çorba içiyorduk. İçinde kokorecin de, Adana kebabının da; işkembe çorbasının da, midye dolmanın da; çiğ köftenin de, kumpirin de bulunduğu ama hiçbirinin doğru dürüst kotarılamadığı ucuzcu dükkânlardan birindeyiz. Şu son zamanlarda neci olduğu tam olarak belli olmayan bu dükkânlar çok moda.. Kebapçı mı, midyeci mi, çorbacı mı? Hangisi, bilemiyoruz.

Pazar gecelerini oldum olası sevmemişimdir. Yalnızlık, ıssızlık kol gezer ortalıkta. Fakat bu akşam sanki daha da boş her yer. Aslı içimi dinlermiş gibi, Metallica’nın konseri vardı bu akşam, diyor; ondan herhalde, her yer bomboş. Süzme mercimek çorbası adı altındaki patates çorbasını içmeye çabalıyoruz. Televizyon açık. Hangi program? Bir pazar gecesi klasiği olarak İbo Show tabii. Tatlıses, her zamanki ağlak haliyle bir doğalgaz patlamasında ölen insanlardan bahsediyor.

Eve dönüş yolunda takside tipik aydın mızmızlanması: “Bu ülkede hayat gitgide ucuzladı arkadaş!” Bakkaldan gazoz alırken, ortalığın nasıl da karıştığını son dakika haberlerinden öğreniyoruz. Bir suikast söz konusu, doğalgaz falan değil. Tam da reyting, tam da canlı yayın, tam da reklam saati görüyor musun bak! Yine de oynayan oynayana. Televizyonlarımızdaki son dönem oynama sendromu ayrı bir yazı, hatta ayrı bir sosyolojik tez konusu artık. Geçelim.

Kanallar arasında gezerken Roman Star”a rastlıyorum. Yarışmanın “hoca”larından Adnan Şenses büyük Atatürk”ün “hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım” dediğini (!) hatırlatmakta izlemecilere. Doğru söze ne denir?

Sabahları severim. Gazete okumak da bu sevincin bir parçasıydı bir zamanlar. Oysa nicedir bayinin önünden geçmeye bile korkuyorum. Fakat korkunun ecele faydası yok. Daha sıkı takipteyim. Bakalım bizim komşu da Ergenekon”cu çıkacak mı?

Bir çok köşe yazarını da izliyorum. Böyle zamanlarda kimin ne düşündüğü yön tayini için önemlidir. Ufuk ayarı için. Üstelik memlekette herkesin köşesi var biliyorsunuz. Adının tersi de anlamlı olan bir gazetede Ali Bulaç diye bir yazar var. 30 Temmuz 2008 tarihli yazısında, söz konusu patlama sırasında Ali Sami Yen stadındaki kırk bin kişiyi hedef göstermiş. Halkın duygularına tercüman bir gazete vardı. O da seksenli yıllarda bu hedef gösterme bahsinde çok can yakmıştır. Bakın ne diyor:

“İstanbul”un göbeğinde, Ali Sami Yen”de Metallica adlı müzik grubu bir konser verdi. Türkiye”nin her tarafından 40 bin kişi toplanmıştı. Programın başlamasından 15 dakika önce, konserin verildiği yerden birkaç km ötede, yani Güngören”de cesetler parçalandı; kol bacak havaya uçuştu.”

Evet uçuştu. Ya sonra ne oldu? Buradaki insanların her biri konser sırasında haber bültenlerini dinliyordu değil mi? Üstelik o konserin belki de yarısına kadar bu patlama bir doğalgaz kazası olarak geçti medyada. Canlı şahidiyim.

“Bu laik, ateist, agnostik, aczmendi müsveddelerinin de umurunda olmadı. Transa geçmiş vaziyette kafalarını sallamaya devam ettiler; tepindiler; kendilerine özgü ritüelleriyle satanizmden ödünç tapınmalar yaptılar.”

Dert galiba üzüm yemek değil, sorun bağcıyla. Sonunda laik kelimesi de literatüre küfür diye girdi. Hayırlara vesile olsun. Hem aczmendi hem laik üstelik. Tam midyeyle çiğköfte bir arada. Adana ile işkembe.

Üstelik bu müsveddeler, yazarımızın deyimiyle tapınma yapıyorlarmış. Bak şimdi! Bulaç gibi iki üniversite bitirince sözcükler de böyle bulamaç oluyor demek. Satanizmden ödünçmüş üstelik bu yapılan tapınmalar. O konserin başında bu kırk bin kişi şöyle haykırdı oysa: “Korkma ondan bundan / ne ölümden ne hayattan / bu dünyada gördüklerinin / hepsi bir hepsi haktan…”

Aşık Dertli”yi bilir mi acaba Bulaç: “Telli sazdır bunun adı / Ne ayet dinler ne kadı / Bunu çalan anlar kendi / Şeytan bunun neresinde // Apdest alsan aldın demez / Namaz kılsan kıldın demez / Müftü gibi haram yemez / Şeytan bunun neresinde”

Yazarımız, o okumuş, “aydın” haliyle 2008 yılından satanist diye seslenedursun; 1772″li Aşık Dertli, şeytan bunun neresinde, diye soruyor ona. Bu da bizim Anadolu işte! Fakat kin devam ediyor:

“İçtiler, bağırdılar,”

O saatlerde kendileri ne yapıyordu acaba? Devam:”gürültüyü bastıran gürültü cinsinden müzikleriyle

Bu tebrik edilesi cümle de yazarımızdan. Yorumunu uzmanı yapsın. Fakat daha da kötüsü şimdi geliyor. Buradaki kötülüğün Türkçe”yle ilgisi yok. Burada resmen bölücülük var, parçalamak için yazılmış bu satırlar. Kullandığı kelimelerin eskiliğine bakmayın, o tamamen kimliğe yönelik bir seçim. Konu eskilikse keşke Dertli kadar eski ama “aydın” olabilse:

“İstanbul semalarından arşa yükselen çığlıkları, bedenleri parçalanan masum insanların feryatlarını bastırmaya çalıştılar.”

Neden? Neden böyle bir şey yapmaya çalışsın oradaki insanlar, bunu anlamadım. O kırk bin kişi, orada ölen ve yaralanan zavallı insanlarımızın çığlığını neden bastırmaya çalışsın. Sözün bittiği yer, diyor yazar. O söz Maraş”ta da bitti, Çorum”da da bitti o söz…

O söz 12 Eylül”de de bitti, Sivas”ta da bitti, 1 Mayıs 1977″de bitti, 1 Mayıs 2008″de bitti, boşaltılan, yakılan köylerde de bitti, rüzgârımızı, suyumuzu satanlar varken bitti, gencecik çocuklar ölürken bitti; o zaman ne yapıyordu? Nerdeydi? Neden onları yazmaz hiç?

Sevgili dostum Eray ne de güzel soruyor: “Anadolu”nun herhangi bir yerinde, yarın öbür gün, cuma namazından çıkan bir grup, uzun saçlı gençlerin oturduğu bir kafeyi bassa, bir birahaneye saldırsa yazarımız bundan sorumlu olmadığını söyleyebilecek mi?”

Ancak kustuktan sonra mı rahat uyuyanlardandır Ali Bulaç ?

ONUR CAYMAZ

Atatürk olmasa bugün Hazreti Muhammed’in mezarı da olmayacaktı.

null 09.08.2008 tarihli Vatan Gazetesinde Can Ataklı’nın yazısını aynen yazıyorum. ( copy paste evet)

Pazartesi akşamı Avrasya Televizyonu’nda Lale Şıvgın’ın sunduğu “Beyin Fırtınası” programına katılmıştım biliyorsunuz. Programın diğer konukları Nevzat Yalçıntaş ile Erol Manisalı idi.

Nevzat Yalçıntaş program sırasında Atatürk’le ilgili küçük bir anekdota yer vererek “Suudiler 1926 yılında sınırları içinde tüm mezarlıkları yıkıyorlardı. Atatürk sıranın Hazreti Muhammed’in kabrine geldiğini öğrenince bir telgraf çekerek, ‘Eğer bir tek taşına bile dokunursanız ordumu aşağı gönderirim’ demişti. Bunun üzerine Suudiler Hazreti Muhammed’in kabrine dokunamamıştı. Ama bu telgraf yok edildi” dedi.

Programın ana konusu kapatma davası olduğu için bu konu fazla uzun sürmedi. Programdan sonra Lale Şıvgın, yayının yapıldığı Doğatepe tesislerinde bizlere birer çorba ikram etti. Bundan yararlanarak Yalçıntaş’a “Hocam programda anlattığınız olayın ayrıntılarını söyleyebilir misiniz?” diye sordum.

1981 yılında 12 Eylül askeri yönetimi Atatürk’ün 100. doğum yılı nedeniyle kapsamlı bir program hazırlamış. Prof. Yalçıntaş o dönemde İlim Kurulu’nun başına getirilmiş. Amaç Atatürk’le ilgili çeşitli kaynaklardan arşiv araştırması yapmak ve “bilinmeyen Atatürk’ü” ortaya çıkarmakmış.

Yalçıntaş, “Dışişlerinde Münir Bey vardı. (Soyadını hatırlayamadı) İyi bir araştırmacı ve arşivciydi. Ona Dışişleri Bakanlığı arşivlerinin araştırılması görevi verilmişti” diyerek anlatmaya başladı.

Sonra da sürdürdü: “Bir gün Münir Bey aradı. Çok ilginç bir belge bulduğunu, bunu getirip göstermesi gerektiğini söyledi. O sırada benim çalıştığım başbakanlık binası ile dışişleri binası aynı yerde. Hemen atlayıp geldi. Çok heyecanlıydı.”

Prof. Yalçıntaş, Münir Bey’in gösterdiği belgeye baktığında çok şaşırdığını belirterek şöyle devam etti: “Belge bir telgraf metniydi. Henüz yeni kurulan Suudi devletinin kralına gönderilmişti. Telgrafta ‘Hazreti Muhammed’in mezarının yıkılacağını derin üzüntü içinde öğrendim. Bu kutsal emanete asla dokunamazsınız. Bir tek taşının bile zarar gördüğünü duyarsam orduyu aşağıya gönderirim’ anlamına gelen cümleler vardı.”

Yalçıntaş, burada Hazreti Muhammed’in mezarı ile ilgili kısa bir detay anlattı. İngiliz işgali sırasında komutan olan Fahrettin Paşa’nın kabri terk etmemek için uzun süre direndiğini, aç kaldıklarını bu nedenle çekirge yiyerek beslendiklerini, sonunda İngilizler’in hiçbir şekilde dokunmamaları kaydıyla Hazreti Muhammed’in mezarını terk ettiklerini ancak kutsal emanetleri de yanlarına aldıklarını söyledi.

Şimdi gelelim belgenin bulunmasından sonraki gelişmelere, çünkü vahim ve ilginç olan bu: Nevzat Yalçıntaş’ın anlattığına göre Münir Bey belgeyi önce bir üst amirine götürüyor. Belge oradan daha yukarı taşınıyor. Sonunda müsteşara oradan da Bakan İlter Türkmen’e geliyor. Tabii Evren Başkanlığı’ndaki Milli Güvenlik Konseyi’nin de haberi oluyor.

Sorun şu: Bu belge ne yapılacak? Dönemin Atatürkçü komutanları ve onların emrindeki bürokrasi bu belgenin açıklanmasını istemiyor. Ancak belge de ortaya çıkmış bir kere. Sonunda o dönemde yazılan ve şimdi kitapçılarda tek nüshası bile kalmayan bir Atatürk kitabının içine, hiçbir anons yapılmadan konuyor.

Kısacası konu adeta kapatılıyor, sadece o tuğla gibi kalın kitabı sonuna kadar okuyanların dikkatini çekecek biçimde “zevahiri kurtarmak” adına konuyor.

Peki bu belge şimdi nerede? Kimin koruması altında? Bu da bilinmiyor. Bilinen tek şey, Atatürk’ün İslam aleminin peygamberi Hazreti Muhammed’in mezarının ortadan kaldırılmasını önlemesi herkesten saklanıyor.

Atatürk hakkında ileri geri konuşanlara kapak olsun.

null

Bin misket teorisi

null

Genç adam yoğun iş temposundan iyice bulanmıştı. Vakit akşama yakalşıyordu, ama mesai kavramına çok yabancı olduğu için evine ne zaman gideceği belli değildi. Baiını iki elinin arasına aldı, gözlerini sıkıca kapadı. Çok para kazanıyordu. Yöneticiydi, birçok insanın imrenerek baktığı bir konumdaydı. Ama yaşadığı hayatı hayat olarak görmüyordu. ” Bu ne biçim hayat böyle” diye söylendi kendi kendine. Hafta sonlarında dahi evine gidemiyordu. Toplantılar, iş seyahatlar, yazışmalar ve koşuşturmacayla geçen bir hayat.

Aklına bir şey gelmişti. Yaşlı bir adam konuşamya başlamıştıé Ailesine, çokcuklarına vakit ayıramıyordu. Pek çok yakın dostunun adını dahi unutmuştu. Bu karamsarlık içinde kıvranırken, bir den çekmecesindeki küçük radyosu aklına geldi.Radyoyu açtı. Yayınlanan müzik parçası ile biraz rahatladığını hissetti. Müziğin ardından yaslı bir adamın konuşmasıla gayri ihtiyari radyoyu kapatmak istedi.

Bin Misket Teorisi

Ama birden durdu.İlginç bir teoriden bahsediceini söylüyordu yaşlı adam. Merakla dinlmeye başladı. Yaşlı adamın aptığı aritmetiği dinlemeye başladı. ” Bir gün oturdum ve biraz aritmetik yaptım. Ortalama bir kişinin yetmiş beş yaşına kadar yaşadığını varsaydım. Biliyorum, bazıları daha çok, bazıları daha az yaşar.Ama biz yetmiş beş sene yaşadığını düşünelim. Bir yılda 52 hafta olduğu için 75i 52 ile çarptım ve ortalama ömre sahip bir insanın tüm hayatında yaşayacağı Cumartesi sabahı sayısı olarak 3900 sayısına ulaştım. Yaşlı adam 55 yaşında düşünmeye balamıştı… ” Şimdi beni iyi dinleyin,.En önemli kısmına geliyorum. Bütün bunları ayrıntılı olarak düşünmeye elli beş yaşında başlamıştım. Yağtığım hesaba göre bu yaşa kadar 21802in üzerinde Cumartesi yaşamıştım ve eğer yetmiş beş yaşına kadar yaşarsam, yaşacağım Cumartesi sayısı sadece bin adet olcaktı”.

Yaşlı adam zamanı değerlendirmye başlamıştı.” Bir oyuncak dükkanına gittim ve elindeki tüm misketleri aldım. 1000 adet miketi bir araya getirmek için üç tane daha oyuncakçı dükkanını ziyaret ettim. Bunları eve getirdim ve atölyemdeki radyomun yanında duran büyük, şeffaf bir kavanazun içine hepsini doldurdum. O günden sonra her cumartesi kavanozdan bir misket aldım. Misketlerin azaltıdığı gördükçe, hayatımdaki önemli şeyleri daha fazla düşünmeye başlamıştım. Anladım ki, dünyadaki zamanın akıp gittiğini seyretmek kadar önceliklerimi düzene koymama hiç bir şey yardım edemez.

“Yaşlı adamın anlattıkları öylesine etkiliydi ki, genç iş adamı adeta dünyadan kopmuş, radyoya kilitlenmişti. Yaşlı adam şu cümlelerle konuşmasını tamamladı.

“Program kapanmadan önce şimdi size son bir şey daha anlatacağım. Bu sabah kavanozun içindeki son misketide aldım. Eğer önümüzdeki cumartesiye kadar yaşarsam, bana biraz daha zaman verilmiş olacak. Unutmayın, hepnizin kullanabileceği en önemli şey, biraz daha zamandır.

Hikaye bitmişti…

Yazı böyle devam edip gidiyordu. Farkında mısınız bilmiyorum ama bizi meşgul eden o kadar oyun var ki. Önemli ya da öenmsiz, ama biz bunların arasında kaybolup gittimizi fark edemiyoruz bile. İşin garibi fark etiiğiniz anda ” şu işimi de bitireyim ondan sonra…” diye erteliyoyuz, değil mi? Hadi arkanıza yaslanın, derin bir nefes alın. Hayatınızda önemli olan dostlarınızdan birisinin telefonunu çaldırın, yada cıvıl cıvıl sesinizle “ALO” deyin, gülümseyin, mutluluklarınızın kalıcı ve bulaşıcı olması dileğiyle…

Made in P.R.C

null

Dünyanın önde gelen markalarının oldukça revaçtaki modellerinin ucuz kopyalarını yapan Çinliler, taklit ettikleri modellere bariz benzetmeme gibi bir kaygı da taşımıyorlar. BMW markasını BYD ile kopyalayan, binek arabalarından ciplere kadar sınır tanımayan Çin otomobilleri bu Şubat ayında Türkiye piyasasına da giriyor.null

null

Euro NCAP testinde 5 üzerinden hiç alan Amulet modelinin üreticisi olan Chery firması, Türkiye’de Chery Bilgi Hattı (0212 337 43 44) ve Yol Yardım Hattı olmak üzere iki servisini çoktan başlattı bile. Burnumuzun dibinde satış yapmayı kafaya koyan Çinlilerin bu otomobilleri sadece nüfus planlaması için üretmedikleri belli oldu. Alan, binen, kullanan elbet olacak ama iki kere düşünün demekten alamıyor insan kendini.

null

Yağmurda karıncalara neden bir şey olmuyor?

null

Bir karıncayı alın, suyun içine batırın, saatlerce tutun ölmez. Sudan çıkardığınızda ölü gibi görünür ama bir kaç saat içinde kendine gelir.Biz insanlar böyle suya batırılsak, nefes alamadığımız için oksijensizlikten ölürüz ama su, karıncaların çok ince olan nefes borularından içeri giremez.

Tabii bu süre çok uzarsa onlar da ölür ama dayanma süreleri inanılmazdır. Ne var ki, karıncalar yağmur ve seller altında bu şekilde nefeslerini yutarak mücadele vermiyorlar. Yağmuru hissedince yuvalarına giriyorlar ve giriş yollarını tıkıyorlar.

Ateş karıncası denilen türünde ise karıncalar birbirine tutunarak sel sularının üstünde yüzüyorlar. Bir yerde karaya vurup. Tabii kraliçe karınca ortada, yüksekte ve mümkün olduğunca kuru tutuluyor. Karınca yuvaları inşaat tekniği olarak örnektirler. Yuvanın girşine bağlı ve buradaki suyu alıp başka tarafa verebilen birçok tünel inşa ederler.

Bazıları ise yuvalarının üstünü öyle sağlam kapatır ki, sel sularının bir evin çatısının üstünden aşması gibi geçip giderler. Yine de bir aksilik olur, yuva su ile dolarsa, karıncalar çöp ve yaprak parçalarına tutunup veya yukardaki belirtildiği gibi birbirlerine tutunup yüzebilirler.

Gündelik hayatta artık yaygın olarak kullanılan mikrodalga fırınların kapaklarının kaçak yapmamamları, insanlara zarar vermemeleri, için özel tedbirler alınır. Ancak bir mikrodalga fırına girmiş bir karıcaya, fırın çalıştığı sürece bir zarar gelmez. Mikrodalga fırınlarda ışın yoğunluğu bir noktaya göre ayarlıdır. Bu nokta hemen hemen fırının tam ortasıdır. Bu nedenle yiyecek her tarafı pişsin diye ortada dönen bir tabya üzerine konulur. Karıncalar fırında ışınların daha az yoğun olduğu bölgeleri hissederler. Zaten sıcak bölgelere girselerde, vücut yüzey alanlarının hacimlerine oranla yüksek olması nedeniyle ılık bölgeyi bulanan kadar kendilerine zarar gelmez.