Cuma gününden 17:15 Buzlu Ankara otobüsüne bindim. 20:10 civarı AŞTİdeydim. Akşam akrabalarda kaldım. Ertesi sabah 7 gibi uyandım hızlı bir kahvaltıdan sonra yola çıktık. Hedef Ankara Atatürk Lisesi. Kılavuzda sınav saati 10:00 yazmasına rağmen ceğ telefonuma gelen gelen mesajda “saat 9:30 da 10. salonda sınava gireceksiniz” yazıyordu, o yüzden tüm yolu geç kalma korkusuyla geldim. Neyseki sınav 10:00 daymış. Saat 9:55 e kadar üst kata çıkarmadılar. O süreyide sohbet ve son hazırlıklar olarak geçirdim Mesela Suç Ve Ceza‘nın yazarının Dostoyevski olduğunu iyiki söylemiş arkadaşlar, yoksa bilmiyorum sınavdaki soruyu o kadar emin yapabilirmiydim.
Sınav 3 bölümdü, önce genel kültür, sonra sözcük sınavı (ki en zoru) en son genel yetenek ( şekilleri çevirmece, kaktırmayacalı sorular) Genel kültür 10 dakikada bitti. Bildiklerimi yaptım bilmediklerimide okkalı biçimde salladım. ( 4 yanlış 1 doğruyu götürmüyor) Mesela Saraydan Kız Kaçırma‘nın bestekarını sormuşlar, ben Vivaldi dedim, bilmiyordum attım, mozartmış hatta ilk elediğim şıklar Mozart ve Beethoven’dı. Bir tablo vermişler, ressamı kimdir diye sormuşlar. Salvador Dali dedim Picassoymuş. Modern resim olduğu belliydi, hiç bir şey olması gerektiği yerde değildi. Eylül ayında vefat eden şairimiz Necip Fazıl Kısakürek‘i sormuşlardı, Taliban nedir ?2008 yılında Nobel Edebiyat Ödülü alan yazar? ( bu soru tam bir sazan acısıydı, A şıkkında Orhan Pamuk vardı, ilk orhan ı eledim, aslında yanıtı bilmiyordum bari destekli atayım dedim Naipihn gibi bir isim tanıdık geldi onu işaretledim. Ama değilmiş Le Clezio imiş.
Sözcük sınavında ise işi harbi abartmışlar. Madımak, naçiz, çakır,kifayet neysede ömrü hayatımda duymadığım TDK sözlüğünün diplerinde unutulmuş kelimeleri sormuşlar. En batık sınav sözcük bilgisiydi.
Genel yetenek ise sıradışıydı. Benim yaşımda ve benden küçük öğrenciler deneme sınavlarında ve öss de ” hiçbiri” şeklinde şık çıkmayacağını bilirler. Ama genel yetenek sınavındavardı. Soruların %80′inde “hiçbiri” şıkkı konmuştu. O yüzden sınava sıradışı dedim. Katlanmış şekilleri evirme çevirmeden başka Lonch Ness canavarı hakkında bir soru vardı. “Ali Lonch Ness canavarının varlığına inanıyor. Ayşe ise tam tersi görüşte. Buna göre hangisi doğrudur?”
A) Bu kadar gördüm diyen varsa elbet vardır.
B) Ali çok haklıdır.
C) Long Ness canavarı diye bir şey yoktur
D)Çekilen fotoğraflar ve videolar gerçekliğin ispatı için yeterlidir.
E) Gerçeklik ispatlanmadıkça bir şey söylemek yanlış olur.
Dalga geçmiyorum soru aynen böyleydi. Bir soru tipi daha vardı onuda yazayım son olsun;
Mandıkların bazılar davuktur. Kantıklı davukları kantıksızlarından ayıran özellik akmenlerinin sarı olmasıdır. Buna göre hangisi doğrudur? (isimleri atarak yazdım, sınavdaki isimler dahada saçmaydı.) Soru aynen böyleydi 3-4 kez okudumda anca yaptım. Ahiret sorusu gibi valla.
Sınavdan sonra biraz Kızılay’ı gezdim. Meclis’e gittik ama haftasonu gezilemiyomuş. Akşamda Antares ve AnkaMall’a gittik. Vallahi Espark’tan hiçbir farkı yok, aynı markalar, aynı naneler, aynı mağazaralar sadece daha büyükler. Aynı bokun mavisi gibi. Pazar günü 16:30 gibide Kütahya oobüsü ile Eskişehir’e geldim. Artık tek yapmam gereken 5 Aralığı beklemek.
Ne kitapmış be. Oku oku bitmedi. Aslında yalan yok, kitabı isminden ve ününden dolayı aldım. Yoksa hiçbir arkadaşımın tavsiyesi veya gazete-dergide kitabı öven yazılara rastlamadım. O kitapki ismi sündürülüp sündürülüp esprilere konu olmuş kitap. Dediğim kitabı öven hiç yazı okumamış olmama rağmen birileri bu kitabı okudu ve çoook beğendi, hayatının anlamını buldu belkide, ama sonunda bende okudum ancak babayı buldum.
Bu paragrafta da kitabın içeriğinden bahsedeyim. Kırmızı köşede Julian adında 1.90 boylarında, geniş omuzlu, yakışıklı “ferrari sahibi” çok başarılı bir avukat var. Mavi köşede ise onun arkadaşı 1.65 boylarında tıknaz ,şişko, pis iğrenç, tu kaka ama en az Julian kadar başarılı bir avkat olan John var. Julian bir gün bir adava sorasında kalp krizi geçiriyor. Ama ölmüyor ha, niye ölsün ki ölse kitap biter :p. O zaman anlıyor ki hayatı boş. Çok parası, başarısı ve şöhreti var ama o bu tür mutluluğun yalan olduğu fark ediyor, dine dönüyor 5 vakit namaza başlıyor. ( böyle olsa ne süper oldurdu dimi, ama asla böyle olmaz aslaa, kilise bile olmaz, illa ki budizm zart zurt.)
Vuruyor kendini yollara, gidiyor Hindistan’a. Orda Yog, Raman denen bütün gün turuncu entari ile gezen kel bir adamla tanışıyor. Bu kel bizim Julian’ı hemen gruba alıyor tabii.Başlıyor eğitmeye. Eğitim öyle bok ve çamur ve ter içinde kalınan rambo eğitimi değil, entraiyi giymişsin zaten alttan ferah ferah, bahçelerde dolaşmaca, cariye kovalamaca, yerden elmas toplamaca, sumocularla hayali güreşler falan filan. Yalnız bu Yogi Raman denen kısa, kel herif öyle bir cin ki; “ne yaptın lan hindistanda o kadar?” diye sorarlar diye türlü özlü sözler, atasözleri falanda ezberletmiş. Neyse bu Julian Hindistan’da 3 ay, 5 yıl, artık ne kadarsa kalıyor ve geri dönüyor. ( Kalıyor demişken Julian Hindistan’da hiç dil problemi çekmiyor. Adam ne anlıyorlar onlar ne dese Julian anlıyor. Okkalı okkalı atasözleriyle nasıl anlaşıyorlar anlayamadım. Bir de bu satılan Ferrarinin parasının nerde olduğuda meçhul.)
Sonra Julian geliyor yukarı Manhattan’a John’un evine, bütün öğrendiklerini bir gecede anlatıyor arkadaşına. John da çok etkileniyor tabii ve ” hayatım bundan sonra daha güzel olacak ” anlamı taşıyan birkaç okkalı cümle kuruyor ve kitap bitiyor.
Uzunca bir aradan sonra ilk yazım bu olacak. Neden ara verdim hemen söyleyeyim monitörüm “patladı.” Bildiğin patlak. Ekranı 1000 parçaya ayrılıp etrafa cam saçan patlamalardan değil. Nasıl oldu anlatayım;
Her zamanki gibi 4-5 ayda bir çökmese olmayan windows gene durup duruken arızalar ( video ve firefox açınca, bazen bir tek video açınca bile gelen mavi ekran ve akabinde sistem resetlenmesi) çıkarması üzerine tüm driverları sildim, tekrar yükledim iyice bozdum. Bu sefer hiç açılmamaya başladı. “starter.exe bulunamadı hatası vermeye başladı. O günde boş zamanım vardı heraldeformat atmaya karar vermişim. Windows kurulurken aygıtları denetliyorum diyip, monitörü açıp kapatıyoya, monitörü kapadı, açtı ama çözülürlük değişmişti. Yani nasıl anlatayım ; küçücük bir şey oldu ama yavaş yavaş genişlemeye başladı, tam bu sırada su içmek için galiba neden hatırlamıyorum, pc aşından kalktım, odadan çıktım gezindim falan, tam o sırada pögh gibi bir ses geldi. Bi baktım ne göreyim benim emektar monitörden atom bombası benzeri mantar şekil dumanlar yükseliyo. Tabi korkudan hemen 6′lı prizin fişini çektim. Bi daha da açmadım. Denemedim yani çalışırmı çalışmazmı. Aslında dumanlar çıktığı sırada hala çalışıyodu. Buda böyle bir anım olsun.
Şimdi nerden çıktı bu diyebilirsiniz. Deyinde zaten hakkınızı sonuna kadar arayın. Ama önce nereden çıktığını açıklayayım. Bu şarkı hem Shrek’de hemde American Chopper‘ın jeneriğinde çalıyor. Çalıyor dediysem 2-3 saniye duyuluyor. Bu şarkıyı ordan duyup fellik fellik aradığımı bir ben bilirim. Nasıl soracağımı bilmiyorum google da aradım taradım, forumlara sordum bilen yok. Arkadaşlara soruyorumda bende bilmiyorum ki, sözlerini falan. Sadece dını nı nı tımıteyşın gibi birşey duyuluyor.
Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.
Neyseki dün buldum şarkıyı. Dün teyzemlerde iftara gittik. Yemekten sonra Fox da Shrek vardı. Tamamen boş olduğum için oturup izledim, daha önce shrek izlememiştim. (Bu arada baya iyiymiş film bir ara indirip izleyeyim.) Bir sahnede bu şarkı çaldı. O an acayip bir duygu yaşadım. Gerçekten. Yani fellik fellik aradığınız bir şeyi başka bir şey ararken bulmaktan öte bir durum. Hani olur ya bütün evi ararsınız, sonra pıt diye önünüze çıkar aradığınız şey. Bunu 10 ile çarpın, o andaki mutluluğum işte. Yani pis pis sırıtmak istiyorum ama sırıtasım gelmiyor. O an eve gittiğim Warez-BB.ORG dan Shrek OST dosyasını indirdiğim falan gözlerim önüne geldi. Süperdi vallahi.
İşte böyle. Sonradan Ek$i den öğrendiğim kadarıyla bu şarkı Freaks And Geeks in jeneriğindede çalıyormuş. Nerelerde çalmış bir listelersek American Chopper
Freaks and Geeks
Shrek
Not: Bu yazı süpersonik oranda Seo amacı gütmektedir. Nedeni basit benim gibi günlerce arayanlar yorulmasın burdan bulsun.
Geçen hafta, her zamanki gibi Penguen almak için Migrosa gittiğimde Yüxexes de aldım. Aslında daha önce hiç almamıştım Yüxexes, nedeni ise açık, verdiği Metallica konser posteri. Ama bu sefer pişman olmadım, çünkü osterler hiç fena değildi. Yani grup elemanlarını resmi konmasaymış daha iyi olurmuş sonuçta Metallicanın elemanlarını herkes biliyor.
öğrenci adamın ütüsü böyle olur. Halı altı operasyonu
Birkaç gün kadar öncede Tansaştan Rolling Stone aldım. Aslında dergi konusunda Tansaş migrostan daha iyi. Migros ağzına kadar hey görl, kozmoz görl, zurt görl dolu. Daha önce hiç Rolling Stonealmammıştım. Dev boyda önlü arkalı Metallica posteri vermişler ancak sahneler konserden değil. Ayrıca kapak konusu olarak en iyi 100 gitar şarkısını listelemişler. Derginin geri kalanının okumadım zaten.
Belgeselin “fikir babası” Antropolog Sam Dunn, 12 yaşından beri metal dinlemektedir. Küçükten beri uzun saçı, giyimi yüzünden kırılmaz önyargılara, sokakta yürürken etraftaki teyzelerin cık cıklamalarına maruz kalmış. Ne zaman ki büyümüş Antrolopog olmuş, içindeki ateşin kaynağını, metali, onu yapanları, dinleyenleri, lanetleryenleri araştırmaya karar vermiş ve çıkmış “yolculuğa”.
beyazlar yok satıyor sanırsam. Yaw bir tanecik beyaz bi t-shirt yapın ulen yazlık niyetine.
Her belgeselin olması gerektiği gibi konu ayrıntılarıyla anlatılmış. Metalin soy ağacı, metale açılan davalar, yasaklamalar, 13 yaşındaki veletten, metalle yolun yarısını (35 yaş) doldurmuş metalciler, psikologlar, gazeteciler ve metal gruplarıyla yapılan ropörtajlar belgeselde yer alıyor. Arada rezillikler de yok değil. Rezillik dediysem yanlış anlamayın (yardıran rezillik) misal, Mayhem ropörtajı.
Belgeselde dikkat çeken bir röportaj daha var. Oda Norveç Black Metal grubu Gorgoroth röportajı. Röportajda alkol ve küfür yok. Aslında hiç bir şey yok. Silme “karizma”. Önemli olan elemandaki özgüven ve “cool” hava. Öyleki Godfather II’da Al Pacino‘da yoktu bu hava. Yani belki adam ” bütün gücümü şeytandan alıyorum, kilise yakma olaylarını %100 destekliyorum, devam etmeli ve edecekte” falan diyor ama öyle bir karizmada söylüyorki “hayattan bezmiş, arayış içinde olan, hristiyan topan” olsam abe köpeğin olam diye gezerim bu herifin peşinden.
Belgeselden öğrendiğim bir başka şey Master of Puppets solusunun üstüne ne söylense süper oluyor. Yani alttan master verip üstüne birşeyler söylerseniz daha bir “dinlenenir” oluyor.Cümle kademe atlıyor , resmen beynime işliyor.Son olarakta belgeselden beğendiğim replikleri yazayım, bu yazıda böyle bitsin.
Belkide değil, kesinlikle en zoru…Guitar Hero3 deki Raining Blood’ı diyorum. Zor zor çok zor. Easy de bile “You Suck” olabilirisiniz hemde şarkı başladıktan 30 saniye kadar sonra. Ne One lar çaldım ne boss battle lar çürüttüm emektar klavyemde, (multimedia olanda ters çevirdiğinizde f1 tuşuna yetişmiyor parmağım eskisini kullanıyorum) ama şu Raining Blood’ı 5 denememde sadece 1 kere çalabildim. Çaldım dediysem intro kısmını geçtim, geçtim ama maymun gibi şekillere girerek, yanımda arkadaşımda vardı, can çekişimi oda gördü yani maymundan belkide farksızdım.
Tarih 4 Eylül 2008 Perşembe, Saat 14:30 civarıi dershaneden yeni gelmişim, havada çok sıcak zaten, köpek gibi susamışım, çocuk gibi “akşama kadar nasıl dayancam öf pöf, geberirim” diye sayıklıyorum.
Neyse “nede olsa klimalı, hem biraz serinlerim hemde akşama yoğurtla ziyafet çekerim kendime” diyerek Migros a gittim. Amacım Byte varsa belki almaktı, ben ise yoğurt/kefir alarak kasaya yöneldim. Hasan Polatkan Migros ta Dergi reyonu (?) kasaların dibinde, ( hemen resimledim altta) yani ne alacak alıyosun en son dergi gazete. Aldım alacaklarımı gittim, penguen aldım. ( bu sayı 6. yıl özel sayısıymış mini bir kitapçık çıktı içinden o nu da sonra söylerim) Byte a baktım vardı ama almadım , çünkü Blue Jean Eylül 2008 çıkmış pırıl pırıl 4-5 tane sıralanmışlar. Hemen kapaktan içerik analizi yaptım ( zaten kapak buna yaramazmış gibi) . Metallica Hatıra Posteri falan yazıyordu, şu hayvani olanlarındandır heralde dedim aldım. Yanılmamışım dev boyutta önlü/arkalı hayvansı Metallica Posteri. Ama öyle bir poster ki koca dergiyi aldığıma pişman oldum.
Stadın tümünü kapatan maymun james (?) ve aynı pozu belkide milyon defa poster yapılmış kirk, olmasa (küçükte olsa) süper bir dekor olurdu ama ahhh.
Dergisinde değil, posterindeydim. Blue Jean her ay çıkar ama Metallica Hatırası (posteri) 10 yılda bir çıkar diye almıştım dergiyi pişman oldum. Hayallerimdeki poster (hayale bak) stadın büyük bir bölümünü, renk cümbüşüyle gösteren, süpersonik dev boyutlarda (tam boy yani) bir posterdi, işte o zaman periyodik cetvel posterini yanı dolacaktı ama olmadı, poster fos çıktı. Bende konser sayfaları hariç tek sayfa okuyamadığım dergi ile kaldım.
Biraz My Name is Earl ü andırsada, Prison Break 4. sezonun ilk cümlesi bu. Evet sonunda merakla beklenen Prison Break’ın 4. sezon ilk bölümü 1 Eylül de yayınlandı. Aynı gün nete düştü bi’ kaç gün sonrada türkçe alyazısı çıktı. Ben ne yaptım, dün indirdim bu sabah seyrettim. Beğendim mi beğenmedim mi onu birkaç satır sonra açıklayayım. (Ölümcül spoiler yok Öncekilike Michael Scofield’ın ağzından 3. sezonun özetini bir okuyun…
Benim adım Michael Scofield. Ben bir kanun kaçağıyım. Üç hafta öncesine kadar Panama’da bir hapishanedeydim. Oradayken devletin ve sanayinin her seviyesiyle bulaştığı, kirli bir örgüt olan Şirket’le temasım oldu. Bana iki seçenek sundular; Ya onların adamı James Whistler‘ı hapisten kaçıracaktım ya da sevdiğim kadını, Dr. Sara Tancredi’yi öldüreceklerdi. Yardım ettim ve Whistler’ı
hapisten kaçırdım. Şirket Sara’yı yine de öldürdü. Şirket’in James Whistler’ı
neden kaçırtmak istediğini bilmiyorum. Fakat onu buraya,
Los Angeles’a kadar izledim. Burada Gretchen adıyla
bildiğim ajanla birlikte. Sara’yı öldüren ajan. Bugün her şey bitecek. Sistemin sağlayamadığı adaleti,
kendim yerine getireceğim(Biraz Dexter gibi değil mi?). Eğer bu mektubu okuyorsanız, Sara’nın intikamını alırken
öldüğümü biliyor olacaksınız.
İşte bu… Yine kovalamaca, yine gözleri kısık halde ” i have a plan” diye gezen bir inşaat mühendisi, bir goril, goril’in oğlu ve goril’in yeni sevgili etrafında bir bin türlü bela, kavga, çatışma. Hapse girenler, çıkanlar, herkes çıkarken girenler falan türlü türlü hedeler. İlk bölümden belli olduğu kadarıyla 2. sezon gibi kovalamaca ve heyecan olacak gibi, yine belalar bizimkilerin peşini bırakmayacak gibi.
İsmet Görgülü
Başkent Üniversitesi Öğretim Üyesi tarafından yazılmıştır.
Yapılan Saldırıların Nedeni
* Atatürk milliyetçiliğine dayalı, laik, demokratik, sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkmak veya bölmek isteyenlerin önündeki en büyük engel Atatürk’tür.
* Öncelikle Atatürk’ün kendisidir.
* O’nun Türk ulusunun gönlünde yaşamasıdır,
O’na bağlılığıdır.
* Atatürk faktörü varoldukça hiçbir güç Türkiye’yi bölemeyecek veya bir İslam devleti kuramayacaktır.
* Bu sebeple, amaçları ülkenin batması olan hainler ve onlara göz yumanlar öncelikli hedeflerini Atatürk faktörünü yıkmak olarak görürler.
* İzledikleri metodoloji ise; öncelikle İslamiyet’i saptırarak demokrasi ve laikliğin Allah’a karşı gelmek olduğunu göstermek,
* Müteakiben demokrasi ve laikliği Atatürk’ün getirdiğini vurgulamak,
* Ayrıca O’nun hain, namussuz ve İslamiyet düşmanı olduğunu söyleyerek mümkün olduğunca çok kişiyi kandırmaktır.
Tek yapmanız gereken başı açık fotoğrafınızı siteye göndermek. Daha sonra % kaç oranında hangi ünlüye benzediğinizi gösteriyor. Yasal uyarı : bazen cinsiyeti şaşırabiliyor (:
Ben mi?
Ben %70 oranında Josh Holloway’e benzetildim. Diyorum bende bi Sawyer havası var. Ama saçlarımı uzatmam asla öyle (:. Aslında Jack taraftarımıyım ama neyse.
Sahura kalkmıştım. Serverlar boşken bari biraz Silkraod kasayım dedim. Boş değilmiş serverlar giremedim. Bari internette dolaşayım dedim, malum açılış sayfam google.com.tr bide ne göreyim Yeni! Chrome’u (BETA) indir - Google’dan yeni internet tarayıcısı vay x.q ! dedim içimden, ne çok ekmek var bu pazarda be, herkes giriyo pazara dedim.
Az önce indirdim ve şuan deniyorum, ilk göze çarpan özellik hız, vallahide billahide Firefox dan daha hızlı. Özellikle Blograzzi.com da hızını gördüm. Firefox da 21 saniye süren, Blograzzi AnaSayfa dan Keşfet! bölümüne geçiş, Chrome’da 5-6 saniye sürdü. Onun dışında sekme bölümüde Firefox’dan kullanışlı. Sekmelerin yanına koyulan bir “+” işareti ile kolayca sekme açabiliyorsunuz. Yeni sekme açtığınızda ise en çok ziyaret ettiğiniz siteler thumbnail olarak dizilmiş oluyor. Firefox da ise bu ancak bir yerlere sağ tık yapıp “Yeni sekmede aç” ile mümkün. Aynı “tek tık” özelliği “Yer imlerine ekle” içinde geçerli.
Chrome’un diğerlerinden farklı bir özelliği de “Gizli Mod” herhangi bir sayfada sağ tıkladığınızda “Yeni pencerede aç”, Yeni sekmede aç” dan başka “Gizli modda aç” seçenekleri geliyor.Gizli moddayken açtığınız web sayfaları, tarama geçmişinizde izlenmez. Gizli pencereyi kapattığınızda yeni çerezlerin tümü silinir. Ayrı pencereler kullanarak aynı anda hem normal bir şekilde, hem de gizli modda göz atabilirsiniz.
Chrome’da olmayan bir özellik ise “RSS”. Girdiğim hiçbir Rss destekli blogda, Firefox’da araç çubuğunda çıkan Rss logosunu göremedim. Google Reader varken gerek yok diye mi düşündüler bilmiyorum ama olması gereken bir özellik bence. Sonuç olarak Chorme ne kadar süper sonik hızlı olsada 3 yıldır kullandığın Firefox’tan vazgeçmem pek mümkün değil. Hemde Firefox’un arkasına aldığı bi dünya eklenti varken.
Dexter 1. sezon finalinde çalan şarkıdır kendisi. O ki zaten şoka girmiş vaziyette izlediğim sahnede alttan girerek, çaresizlik, belirsizlik, üzüntü, sevinç ne varsa sırasıyla yaşatmıştır. Dexter’ımızın içine düştüğü çukurun tek tınısıdır…
Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.
Enhanced Simple Spoiler, 2.6 ile uyumlu çok kullanışlı bir wordpress eklentisi. Yani kullandım memnun kaldım. Tek yapmanız gereken indirip, aktif etmeniz ve gizlemek istediğiniz metinin başına ve sonuna <spoiler>....</spoiler>
Bu blogun belli bir amacı olmamakla beraber, blogu hazırlarken eş dost alışverişte görsün felsefesini benimsedim. Okuduğum kitabı, izlediğim filmin beğendiğim veya beğenmediğim noktalarını unutmayayım diye buraya not düşüyorum, hepsi bu.
Eğer internetin derinliklerinde kaybolmuş bu siteyi bulduysan ya beni tanıyorsun, yada arama motorlarından geldin. Yarın öbürgün tekrar bakmak istersinde adresi falan hatırlayamazsın diye tamamen beleş olan RSS
desteğini almayı unutma.